15 Ekim 2010 Cuma

Hikaye-7

Kadın bir türlü alışamıyordu yeni odasına. Sanki oraya ait değilmiş, sanki her an eşyalarını toparlayıp başka bir kente, başka bir eve taşınacakmış gibiydi.

4 sene içinde taşındığı dördüncü evdi ve sıkılmıştı artık.

Yerleştiği her odayı terk ettiğinde, sınır dışı edilmiş gibi hissediyordu kendini. Boş odaya bakıp ağladığı zamanlar oluyordu mütemadiyen. Elinde kırılacak eşyalarla dolu bir tek koliyle gezerdi geride bıraktığı odasını. Üzülürdü hep. İnsan ne kadar çok savrulursa savrulsun oradan oraya, bir türlü alışamıyordu işte gitmelere.

Evde çok huzurlu değildi zaten. Sadece odasıydı mabedi. Öylesine değil, gerçekten seviyordu odasında olmayı. Kitap okuyor, televizyon izliyor, bilgisayarla ilgileniyor, odasında yaşıyordu.

Ama bu son odasına tam adapte olamamıştı bir türlü. Yerleştirilmemiş eşyalar, kitaplığa dizilmemiş kitaplar vardı hala.

Belki de bu bir tür savunmaydı. Çok bağlanmadığı bir şeyden ayrılmakta zor olmayacaktı kuşkusuz. Ya da kendini kandırıyordu. Ki muhtemelen kendini kandırıyordu.

Biliyordu ki, gidecekti bu evden de. Belki yalnız başına çıkacaktı kapıdan belki değil. Ama gidecekti, emindi bundan.

Nereye giderse gitsin ruhunun derinliklerindeki mutsuzluğu da yanında taşıyacaktı. Yalnızlığı sinecekti her evin duvarına. Eşyalarını yerleştirirken yalnızlığını da koyacaktı komidinin kenarına. Ve nadide bir çiçek gibi sulayacaktı gün be gün.


Yanında, kıyısında kim olursa olsun, artık içine işlemiş yalnızlığı kadar yakın olamayacaktı kadına.

Genetiği lanetli bir babanın izleriydi bunlar. Ve kadın ancak şimdi itiraf edebiliyordu bunu kendine. Bu içinde var olan dipsiz boşluğun sövülesi sebebi; olmayan, olmasını asla istemediği ama bir şekilde duygularına ve psikolojisine sirayet etmiş bir döl sahibi.

İnsan geleceğine koşarak kaçamıyordu geçmişin karanlık izlerinden. Geçmişini kurcalamak ise sadece bu gününü ziyan etmeye yarıyordu. Her şey birden güzel olmuyordu hiçbir zaman. Ve çoğu şey çekilmez oluyordu zaman zaman. Ve kuşkusuz her zaman yaşanılan duyguların sorumlusu bulunuyordu bir şekilde, bileti kesiliyordu.

Kadın kızgın, kırgın, özlem dolu ya da nefret yüklü değildi aslında. Zerre kadar umurunda değildi. Güçlüydü çünkü, akıllıydı, baş edemeyeceği hiçbir şey yoktu hayatta. Odasından ayrıldığına üzüldüğü kadar üzülmüyordu yaşanılanlara.

Ama yine de anlayacaktı bir gün, bu itilmiş, saklanmış, sıkıştırılmış ve umursanmamış duyguların yol açtığı kabuk bağlamaz yaraları. Sebepsiz susmaları, surat asmaları ve içinde kendi kendiyle savaşmasının nedenlerini yıllar sonra hep buna bağlayacaktı


**Günler ayları, aylar yılları kovalayacak, kadın kendini daha iyi tanıyacak, büyüyecek, büyüdükçe hayatı zorlaşacak, zorlaştıkça kadının azmi aratacak, odalar değişecek, evler değişecek, şehirler ve belki ülkeler değişecek, kadın elindeki kırılacak eşya kolisine yüreğini de koyarak bir şekilde ama asla şikâyet etmeden, başı dimdik devam edecekti yoluna. **


Ve odası olacaktı kadının bir gün, asla bırakmak zorunda kalmayacağı. Hatta belki evi, ailesi ve bir de bebeği olacaktı. İnanmadığı tüm bu değerlere sahip olmanın ironisine şaşacaktı.

Çizdiği portreye bakıp, gülümseyecek ve belki ilk kez o an, yalnızlığını sulamayı bırakıp, çürümeye terk edecekti hüzünlerini.

Tüm eşyalarını iç rahatlığıyla yerleştirirken yerli yerine; yemin edecekti, bir daha dönmeyeceğine o eski günlere.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder