19 Ekim 2010 Salı

Ağustos'a tehdit

Yarınlar için duyulan ümitsizlik hissi, bugününü de mahvediyor insanın…

“Anı yaşa” falan hikaye… Olmuyor maalesef…

Hayat sürekli kafanın içini kemiriyor…

Cevapsız kalan sorularla bulanıklaşıyor akıllar, ne kötü… Elden bir şey gelmiyor.

İçinde bulunulan “an”ın keyfini çıkaramıyor insan. Sorunlar ve yetersiz kalan çözümler, devleşen ve altından kalkılamayan problemler…

Aslında içimizde bir ümit oluyor hep, dikkat kesildiğimiz duymak için, onun da sesi kısılıp, kayboluyor ağır ağır… Zamanla duyulan tek iç ses kulak uğultusu oluyor, o da arkanızdan konuşulduğunun habercisi…

Elbette avutuyor kendini insan, “Hayırlısı olsun”, “Olacağına varır”…

Ama yine de sanki bir şeyler yakalayamadan akıp gidiyor gözlerimizin önünden, boş kalan avuçlar dua etmeye başlıyor çaresiz…








İşin kötüsü azalmıyor da lanet. Anlatmak, yazmak, düşünmek sadece sabitliyor hafızamızdaki köşesini…

Ne desek de atsak başımızdan bu kara bulutu?

Sanırım en iyisi Mart’a yormak, adına “bahar” denmiş yalancı “ay”a…

Bunalım mevsimine atalım suçu en iyisi, ona ve onun güneşsiz günlerin donduruculuğuna…

Yaz gelince geçecek eminim…

Daha güzel şeylerden bahsedeceğim o zaman...

Umut depolayacağım, bir sonraki ‘Mart’ kullanmak için, geçen yaz es geçmişim…

Kuşlar bir ötmeye başlasın hele, güneş izinsiz misafiri olsun her sabah odamın…

İçimin buzları erisin, Ankara’nın kuru sıcağında…

Masmavi gökyüzü kucak açsın bir, işte o zaman geçecek…



Benimki iç savaş, kendimi sorguluyorum ben, hesabım kendimle…

Kimseyle derdim yok aslında, kırmayı sevmem, kırılmayı sevmediğim gibi tıpkı…

O yüzden sen bana bakma ‘Mart’…

Bakarsın bir sonraki suçumun faturasını da ‘Ağustos’a keserim..

Hiç belli olmaz…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder