Mezar taşları soğuktur, evet ama aslında hangi taşı dışarda, toprağa dikersen o taş soğuk olur.
Yani taşın soğukluğu ölümle alakalı değildir burada. Ama biz öyle olduğuna inanırız.
Neden mi? Çünkü; soğuk olan ölümün kendisidir de ondan..
Erkek dikiliyordu bir mezarın başında. Dikkatlice bakıyordu önünde dikilen taşa.
Dikkatli mi dikkatli, titiz mi titizdi gözleri; sanki bir şeyler arıyor, sanki bir şeyler çözmeye çalışıyor gibi.
Bu soğuk, bu kahverengi, bu böcekli çamurumsu toprağın altında babasının yattığına inanamayarak, ama kabul etmesi gerektiğini bilerek bakıyordu.
Yağmur yağıyordu hafiften, trafik akıyordu uzaktan, sesleri geliyordu. Yaşıyordu insanlar, koşturuyorlar ve nefes alıyorlardı nankörce. Herkes kendi derdinde, kendisiyle ilgiliydi.
Erkek de öyle değil miydi sanki? Şimdi kime, neden, nasıl kızabilirdi?
Kendisi de hep, ölümü yok sayarak yaşamamış mıydı. 'Aman yarın ararım nasılsa' deyip de aylarca, hatta yıllarca aramadığı ve koptuğu arkadaşları gibiydi ölüm onun için.
Düşünülmesi gerekmeyen, ertelenen...
Düşünülmesi gerekmeyen, ertelenen...
Aslında çok severdi babasını. Lafta falan değil. Yürekten severdi. Severdi de ne oldu sanki? Kaç kere gitti, ziyaret etti, paylaştı, çoğaldı, evlat olduğunu hissetti?
Kızdı kendi kendine erkek neye kızdığını bilmeden.
Esasında, babasını kaybettiği için kızıyordu, bu mezar taşının başında tek damla göz yaşı dökemediği için kızıyordu, olur olmadık zamanlarda çıkan planlara kızıyordu, uğruna
babasını görmeyi ertelediği... Ve Tanrı'ya kızıyordu.
babasını görmeyi ertelediği... Ve Tanrı'ya kızıyordu.
Aslında inançsızdı. Yani inanmakla inanmamak arasındaki o incecik, o keskin ayrımın işine kalan kısmında kalmayı tercih etmişti yıllar önce. Sorumluluk olmayan kısmında. Ödemesi gereken bedeller olmaması kısmında.
Yani İslamın, ya da seçeceği herhangi bir dinin tüm gerekliliklerini başından atmıştı, inançsız olmakla. Hem bu vesileyle arkadaş çevresinde daha farklı bir kimlik oluşturmuş, merak ve ilgi odağı haline gelmiş, bundan memnun olmuştu.
Son derece temelsiz olan bu 'inançsızlık' hiç bir şey katmadığı gibi, bir şey de kaybettirmemişti erkeğe. İnanları hor görmez, dalga geçmez, küçümsemez, ötekileştirmezdi. Zaten ait olduğu çevre hemen hemen kendisi gibi düşünen bir çevre olduğundan, yadırganmazdı da çok.
Ama ölümü hiç düşünmemişti.
Ara sıra 'Ölürsem yakın beni gitsin', 'Ulan bu mezarlıklar boşuna yer kaplıyor' diye zırvaladığı olurdu ama genel anlamda pek de kafa yormazdı bu mevzulara.
Ama sorgulardı; ilahi adaleti. Dünya üzerindeki savaşları, yıkımları, yangınları, açlıkları, hastalıkları. Kıtalar arası uçurumları. Bazen teslim olur ve derdi ki; 'Bu dünyada
yaptığı hiç bir kötülüğün bedelini ödemeyen bir insan, sefa sürerek yaşıyorsa ve mutluysa da üstelik, muhakkak bunun hesabının sorulacağı bir yer olmalı'
yaptığı hiç bir kötülüğün bedelini ödemeyen bir insan, sefa sürerek yaşıyorsa ve mutluysa da üstelik, muhakkak bunun hesabının sorulacağı bir yer olmalı'
Hemen sonra atardı bu fikri kafasından, dünyanın zalim ve acımasız, son derece insafsız bir yer olduğuna kanaat getirir, vazgeçerdi 'ahiret' inancından.
Ama şimdi anlıyordu ne büyük bir hataya düştüğünü.
Şu bir buçuk metrelik mezarın başında dikilirken 'dank' ediyordu kafasına düştüğü yanılgı.
İçinde bulunduğu ruh haline tek kelimelik bir açıklama getirmek gerekse bu şüphesiz; 'çaresizlik' olurdu.
*Çünkü böyledir insan. Güçsüz. Aciz. Böyledir Ademoğlu, yalnız.*
Ağlamaya başlamıştı erkek. Babasına, çocukluğuna, inançsızlığına... Ağladıkça çocuklaşıyor, çocuklaştıkça babasını daha fazla özlüyor, özledikçe daha da fazla ağlıyordu. Öylesine yaş doluydu ki yüzü; bunların gözyaşı mı yoksa yağmur taneleri mi
olduğunu ayırt edemiyordu.
olduğunu ayırt edemiyordu.
Anlıyordu ki; ölüm gelip de eli silahlı bir hırsız gibi, sorgusuz sualsiz kapıyı kırarak girdiğinde içeri, rastgele değil, isteyerek ve ne yaptığını bilerek hedef alırsa birini ve
vurursa kalbinden ya da kafasının tam orta yerinden, akıtırsa oluk oluk kan ve en ufak bir üzüntü veya vicdan azabı çekmeksizin, dönüp kaçarsa; asla bulunamamacasına, geriye yapacak tek şey kalıyordu; İnanmak.
vurursa kalbinden ya da kafasının tam orta yerinden, akıtırsa oluk oluk kan ve en ufak bir üzüntü veya vicdan azabı çekmeksizin, dönüp kaçarsa; asla bulunamamacasına, geriye yapacak tek şey kalıyordu; İnanmak.
İnanmak bir olmayana.
İnanmak bir olana.
Fark etmez. Önemli olan sadece inanmak.
Çünkü biliyor, sadece ilahi bir güce dayayarak sırtını kalkabilir düştüğü yerden. Sadece kendisine sığınarak ve bir Uzak Doğu'lu gibi meditasyonun kollarına bırakmışçasına kendini; bu acıdan sıyrılabilir.
Bir gün bir yerde, adı cennet, cehennem, araf ya da her neyse; babasıyla buluşacağını sadece ümit ederek değil, aynı zamanda bundan emin olarak dayanabilir bu inanılmaz sızıya.
Babasının giderken geride bıraktığı dipsiz boşluk ancak, başka bir yerde, huzurlu bir ruh olduğu fikriyle kapanabilir. Ölümün insan ruhunda açtığı derin ve dikiş tutmaz yaraya ancak -anlamını bilmese bile- dualar merhem olabilir.
Çöktü erkek mezarın yanına.
Erkek bitap.
Erkek halsiz.
Erkek babasız artık.
Aklında bin bir düşünce, onlarca soru ve kafa karışıklığıyla kalktı oturduğu yerden kim bilir kaç saat sonra.
Geride bıraktığı mezar taşı soğuk, toprak çamur, ıslanmış erkeğin gözyaşlarıyla.
Yürümeye başladı ağır aksak eski hayatına, aldığı her nefese lanet edecek kadar kederli ve 'Bu saatte eve nasıl gideceğim' diye düşünecek kadar bencildi. Solmuştu bildiği tüm renkler. Hava kül rengi, yollar kül rengi, aklına üşüşen fikirler kül
rengiydi.
rengiydi.
Ve erkeğin tek tesellisi babasının arkasından gülümseyerek el salladığını hayal etmekti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder