Tam olarak ne zaman delirdim bilmiyorum. Üvey babam tarafından ilk tacize uğradığım gün mü, yoksa annemin bana inanmayıp, beni öldüresiye dövdüğü sabah mı? Ardı arkası kesilmeyen tacizlerin tecavüze döndüğü geceler mi? Bilmiyorum. Çok da düşünmedim.
Öyle tahmin ediyorum ki, 13 yaşında olmalıyım o sıralar. Göğüslerimin yeni yeni büyüdüğünü hatırlıyorum, acıyorlardı biraz. Birbirine benzeyen günlerin birbirine tıpa tıp benzeyen akşamlarında, oturur televizyona bakardık hep. Ben, annem, üvey babam ve küçük erkek kardeşim.
Babam, ölmüş ben henüz bebekken. Aslında bu hikayede tutarsız çok şey var. Ama annem belki terk edildi, belki evlilik dışı doğurdu beni de söylemek istemedi. Şimdi düşününce idrak ediyorum. O zamanlar her gece dua ederdim babamın ruhuna. Belki varlığımdan haberi bile olmayan bir adama.
Annem evlenmiş hemen. Ananem anlatırdı rahmetli; ‘bütün mahalle ananın peşinden koşardı’ diye. Belli ki gönlü yokmuş çok. Ama parası varmış adamın dedemi ikna edecek kadar. Her zamanki şeyler işte. Evlenmişler, evlenmişler diyorum çünkü ben 4 yaşında falanmışım o zamanlar. Neyse.
Aslında gerçekten güzel kadınmış annem. Şimdi bile bakınca yüzüne zamanın üzerini örtemediği bir duruluk okunur gözlerinde. Ama ne fayda. Güzellik geçici, aslında düşünüyorum da sanırım her şey geçici.
Önceleri iyi bir evlilik denebilirdi. Yani iyi dediysem ‘vasat’. En azından dayak yoktu henüz, hatta annemi kucağına oturtup, bacaklarını okşadığını hatırlarım bazen utanarak.
Maddi olarak fena sayılmazdık. Sonuçta bir gecekondu mahallesinde oturuyorsanız ve buz dolabınız daima doluysa paranız var demektir.
Küçük kardeşimin doğması evliliklerinin 3. Senesine tekabül ediyor aşağı yukarı. Hala ve sadece kardeşimi severim, babasına rağmen. Oyunlar oynardık, beraber uyurduk, annesi sandı beni uzunca bir süre ve ben kendimi hala onun annesi sanıyorum.
Orta 2.sınıfın insanın kafasını bulandıran derslerine gömülmüş bir halde çalışıyordum bir gün 2+1 evimizin kardeşim ve bana ayrılmış olan küçük odasında. Annem mutfakta, kardeşim onun yanında. Saat yaklaşık olarak akşam 7 civarı. Odama girdiğini gördüğümde biraz rahatsız oldum, o güne dek dayak yemiş, hor görülmüş ya da aşağılanmış değildim üvey babam tarafından ama aramızda hep mesafe olmuştu. Bu nasıl anlatılır tam olarak bilmiyorum. Sanırım o bana baktıkça, karısının geçmişini ben ona baktıkça bir boşluk görüyordum. Sadece boşluk.
Oturduğum sandalyeye arkadan yaklaşarak ‘ne çalışıyorsun bakalım’ dediğindeki ses tonunu asla unutmadım. Arkadan omzuma değen sertliği de. Saçlarımı okşarken titreyen ellerini de unutmadım ve ellerinin, kocaman parmaklarının kokusunu. Sabun kokusunu.
İnsan, inanmak istemediği bir şey olduğu zaman beynini kitler. Bakar ama görmez, işitir ama duymaz. Hisseder ama reddeder. Aynen öyle oldu bende de. Hiçbir yokmuş gibi davrandım. Ne çalıştığımı söyledim, ama çevirip de kafamı yüzüne bakamadım. Utançtan yerin dibine girdim de, hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi yaptım. Omzumdan çekip sertliğini, tuvalete gidince koşar adım, içerde ne yapmakta olduğunu düşünmekten kaçtım.
Sonra uyudum, uyandım, okula gittim, okuldan döndüm, yemek yedim, kardeşimi sevdim, yattım. Günler, birbirinin aynı olmaya başladıkça, korkum geçti, yanılmışım.
Bir akşam, küçük oturma odasının, küçük televizyonuna bakarken beni kucağına çağırdı ve annem gülümseyerek ‘git babana’ dedi. ‘babana git’, babama?
Sadece kanımın buz kestiğini hatırlıyorum. Ne korktum, ne ürktüm ne de kızdım. Yine kilitledim kendimi. Beni iki bacağının tam ortasına oturtup, odadakilere hiç belli etmeden omuzlarımdan aşağı bastırmasına göz yumdum. Annemin tüm dikkatini televizyona vermesini, kardeşiminse anlamaz gözlerle bizi izlediğini hiç unutmadım. Bir de o lanet olası sabun kokusu.
Ertesi sabah kustum, ateşim yükseldi ve annem okula gitmememe karar verdi. Bence hasta değildim, konuşamadıklarımı, bağıramadıklarımı kusuyordum. Sonra, neden ve nasıl gerçekleştiğini hiç hatırlamadığım bir şekilde anneme ‘bana dokunuyor’ dediğimi anımsıyorum.
Annemin kireç kesilen yüzünü hiç unutmadım. Yüzüme inen ardı arkası kesilmez tokatları da. Hiçbir şey sormamasını, alıp beni kucağına okşamamasını unutmadım. Beni döverken gözlerinden akan yaşları da.
İnsan, inanmak istemediği bir şey olduğu zaman beynini kitler. Bakar ama görmez, işitir ama duymaz. Hisseder ama reddeder. Aynen öyle oldu annemde de. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandı.
Hiçbir şeyin olmadığına inanırsa, olanları herkes unutur sandı. Tanrım, ne büyük yanılgı.
Orta okul bitip de liseye geçtiğim yıl, düzenli adet görmeye başladığım yıl, gönlümün birine düştüğü yıl, hayal kurmaya başladığım yıl, annemin yüzüme utanarak baktığı yıl, kardeşimin okula başladığı yıl, arkadaşlarımın hayatımın merkezinde olduğu yıl.
Çok güzel bir ömür geçirebilirdim. Yaşadığım tacizlere rağmen mutlu da olabilirdim. Bunun tanrının bir sınama şekli olduğuna kanaat getirip, olan biten her şeyi sineye çekebilirdim. Eğer o akşam annem kardeşimin nerede kaldığını merak edip sokağa çıkmasaydı.
Elimde okuldaki bir arkadaşımdan ödünç aldığım bir gençlik dergisi, içinde birbirinden pırıltılı hayatlar, yakışıklı ve güzel insanlar. Zengin. Öylece dalmış sayfaları karıştırırken yüz üstü uzandığım yatağa yanaştığını fark edememişim.
Tam olarak, hiç utanmadan ve yaptığı şey çok normalmiş gibi sırtımın üzerine yatarak ‘ne okuyorsun bakalım’ dedi.
Sabun kokusundan hala nefret ederim. Elimden geldiğince kullanmam da. Şampuan da kullanmam.
Bu sefer içimden bir ses, bir şeylerin hiç yolunda gitmediğini söyledi. Ve içimdeki diğer ses ‘bir şeyler hiçbir zaman yolunda değildi zaten’ dedi.
Sustum. Göğüslerimi bütün gücüyle sıkarken, dişlerimi sıktım, pantolonunu sıyırıp içime girerken gözlerimi kırpmadım ama bacaklarımı da açmadım. Bütün hayvanlığıyla çullanırken kalçalarımın üstüme, gıkımı çıkarmadım. Hırıltılar ve iniltileri geçip de kalkınca üzerimden, zerre kadar canımın yanmadığını fark ettim şaşırarak, içimden akan iki damla kana bakakaldım.
Dua etmeyi kestim önce. Sonra hoyratlaştım. Bir Allah olsaydı bana yardım ederdi. Eğer adaletli olsaydı üvey babam ölürdü. Bu kadar basitti benim için hayatın formülü.
Gecelerce, uyumadan üvey babamın gelmesini beklediğimi hatırlıyorum. Sanki uyumazsam, bana bir şey yapamayacaktı. Oysa tam aksi ne zaman kardeşim uyanmasın diye sessizce halletmeye başlasa işini kulağıma dayayıp dudaklarını, ‘gözlerime bak’ derdi. ‘’gözlerini kırpma’.
Annem büyüdükçe pis ve pasaklı olmaya başladığımı, bu gidişle evde kalacağımı söyleyip dururdu, bilmezdi ne kadar nefret ettiğimi sabun kokusundan.
Liseyi bitirip, başka bir şehirde üniversiteyi kazandığım yıl, kurtuluşum olduğunu düşündüğüm yıl, belki yeniden masumiyetimi kazanabileceğim, yepyeni bir sabaha uyanabileceğim, huzur içinde uyuyup, güzel rüyalar görebileceğim yıl; hiç beklemediğim bir şey oldu.
Bir akşam uyumadan hemen önce, hiç huyum olmadığı halde soyundum ve duşa girdim. Evden gitmeme yalnızca iki gün vardı. Ve öylece suyun altında durup, üzerimden akmasını bekledim yaşadığım pisliklerin. Sabun kullanmadım, şampuan da.
Geçirip üzerime, neredeyse tüm tecavüzlere şahit olmuş eski bir pijamayı odama doğru sadece bir adım attım. Ve dondum kaldım. ‘yapma baba’ dediğini duydum önce. ‘yapma’.
Sonrası karışık. Yatakta yatan kardeşim, kasıklarını kendi oğlunun kalçasına dayamış üvey babam. Ağzımdan çıkan çığlıklar, mutfaktan alınan ekmek bıçağı, üvey babamın yerlerinden fırlamış gözleri, kan, her yer kan. Ağlayan kardeşim, saçlarını yolan annem.
İnsan, kendisi çektiği zaman dayanılabilir kıldığı acıları, en yakınına, ciğerinin köşesine yapıldığını gördüğü zaman çıldırabilir. ‘Asla yapmam’ dediklerini yapar ve katil bile olur kolaylıkla.
Ama ne yazık ki üvey babam ölmedi. Belki utanç içinde, belki de hala küçük çocukları elleye elleye gebermeyi bekliyordur şimdi bir yerlerde.
Kardeşim, canımın içi iyi şimdi. Bir tek o yanımda. Annemi görüyor mu, bilmiyorum. Hiç de merak etmiyorum.
Annemi affetmedim hiç, affedeceğimi de sanmam. Zor. Çünkü tüm bunların sebebi o. Sustu. Sükut her zaman altın değildir, bilemedi. Korktu. Çocuklarını koruyamadı. Yine, erkeksiz kalmaktan korktu. Yazık, erkek nedir, nasıl olmalıdır, tatmadı hiç. Ve hep bildi. Kocasının bana dokunduğunu da, bekaretimi bozduğunu da bildi. Şimdi bu vicdan azabıyla nasıl yaşıyor, hayret ediyorum.
Ben? Ben delirdim. Çevremdeki insanlara sorarsanız iyiyim. Çok iyiyim hatta. Ama işin aslı öyle değil. Şimdi, 38 yaşımda hayatıma tek bir erkek bile sokmadım. Çocuk doğurmayı düşünmedim bile, hayalini kurduğum deliksiz uykuya bir kez bile dalamadım, kapımda 5 adet kilit var, televizyon izlemiyorum. Gece lambasını yakmadan girmiyorum yatağa, her gün en az bir defa kardeşimle konuşuyorum. Bir de koliler dolusu parfümüm ve deodorantım var.
Sabun kullanmıyorum çünkü.