23 Haziran 2011 Perşembe

ne zormuş

Bütün delilikleri sırayla bıkmadan, usanmadan yapma cesareti veriyorsun bana.
Gözüm kararıyor duyduğum yaşama sevincinden.
Bilirsin, gelirim seninle; hem de hiç düşünmeden ardımda bıraktıklarımı.
Düşünmem, direnmem, kanarım sana.
Tehlikelisin.
Herhangi bir günü benzersiz anlarla süslemeye üstüne yok.
Korkuyorum. Tenin, sesin, bakışın; hissettiğim bağlılık riskli.
Ama durdurmuyorum kendimi.
Önüm o kadar açık ki; gözlerim kamaşıyor ışıktan göremiyorum yolun dibini.
Yani bir masal gerçek hayatta ne kadar mutlu bir sonla olabilir ki?
Ya da bir insan hayatı boyunca kaç kere bulur ruh eşini?
Törpülendim, sakinleştim, yumuşadım, kabuk attı yaralarım iyileştim.
Kızmıyorum hiç bir şeye eskisi gibi.
Ama yine de büyülü olduğu kadar ürpertici, yalın olduğu kadar yanıltıcı, tutkulu olduğu kadar öldürücü senden uzakta kalma ihtimali.

9 Haziran 2011 Perşembe

Ama

Yutkundu adam…

Konuşamadı.

Bir ‘ama’ geçti aklından.

*Herkesin ‘ama’ları vardır, güçlü bir bağlaçtır ‘ama’ çok yönlüdür.

Kimi ‘ama’larını açıklarını kapatmak için kullanır. Her kaybetmişliğinin bahanesidir ‘ama’.  ‘ama ben yeterince uğraştığımı düşünüyorum’

Kimileri hak etmemişliğin, haksızlığa uğramanın karın ağrıtan sancısına deva sanır ‘ama’sını. ‘ama neden, nasıl olur’

Bazıları kötülüklerini kapatır ‘ama’larıyla. Makyaj yapar vicdansızlığına.
‘ama o bunu haketti’

Çoğunun en büyük bahanesidir. Cesaretsizliğinin bahanesi. Korkaklığının kabuğudur ‘ama’. ‘ama tek başıma oralarda yapamam ki’

Ve bazı ‘ama’lar saf, katıksız bir acıdan oluşur. ‘Aşk’ gibi, üç harfli.*


Baktı kadına adam. Gözlerini yakalamaya çalıştı kaydı gitti avuçlarından. Dokunamadı kadının hislerine. Belki baksaydı kadın gözlerine, ‘ama’sını duymasına gerek kalmayacaktı erkeğin. Bakmadı. Duymayı tercih ediyordu besbelli.

Bakmadı adama kadın. Gözlerini başka yana çevirdi, kaçtı erkeğin hüzünlü bakışlarından. Kaçamak bir bakış bile, çok muydu gerçekten ki, esirgiyordu erkekten. ‘hadi’ dedi kadın içinden. Erkek duymadı. Bakmayı tercih ediyordu besbelli.

‘Gitme’ demedi erkek
‘Neden’ diye sormadı
 Kızmadı
 Ağlamadı


Sadece ‘ama’ dedi.  ‘ Ama ben seni çok sevmiştim’
‘Ama’ dedi kadın içinden, ‘Ama ben seni hiç sevmemişim’

8 Haziran 2011 Çarşamba

Hikaye - 18

Kadın ılık ikindi güneşi altında oturmuş çay içiyor tek başına.  Yoldan geçenleri izliyor. Her gün onlarca insanın kaldırımda yanından acele acele geçtiği diğer insana, bir daha hiç karşılaşmayacağı ya da çok trajik veya komik bir şekilde yeniden yollarının kesişeceğini bilmeden, göz ucuyla bile bakmadığının ayrımına varıyor ilk kez. ‘Yine gereksiz düşünceler içindeyim’ diyor sonra kadına içinden bir ses.

Tüm diğer hikayelerin aksine kadın hüzünlü değil bu kez. Yüzünde renk, gözünde ışık var. Hüznün karanlık parıltısını kapatacak kadar güçlü bir ışık bu. Metrelerce öteden fark edilecek kadar kuvvetli.

Kadın, afacan gözlerle ve biraz da heyecanla çantasını karıştırmaya başlıyor. Umduğu eline geldiği anda hafif çatık kaşları gevşiyor. Çıkarıyor kitabını usulca önce masanın üzerine koyuyor. Dışarıdan onu izleyen biri yalnız olmadığını düşünebilir. Az sonra oturduğu mekana biri gelecek sanki, ya da lavaboya gitti de dönmek üzere gibi. Öylesine yoğun kadının enerjisi, öylesine içsel bir bağı var ki artık, her an yanında sevdiği.

Kadın her şeyi aşkla yapıyor gibi. Çayını, sigarasını aşkla içiyor, aşkla okuyor romanını. Sanki umutsuzlukları ölmüş, yeni çiçekler açmış içinde. Çiçeklerini suluyor, iyi bakıyor kendine. Ona güzel bakan biri var çünkü iyileştiren, saran, sarmalayan. Koklayan.

Sanki kadının içindeki ‘ümitsiz ihtimaller korosu’ susmuş. Majörlere dönmüş melodiler. Yağmur da yağsa şemsiyesiz gününde, ıslansa da hani üzülmeyecek sanki, küfretmeyecek şansına. Öyle bir iyimserlik öyle bir uçarılık hali.

Korkmuyor gibi de çok. Dertten, tasadan, zorluktan, iftiradan, yalandan, haksızlıktan, hastalıktan, her ne varsa hayata dair içinde acı taşıyan her biriyle ayrı ayrı savaşacak gücü var gibi duruyor uzaktan.

Belki de hala yalnız. İçindeki çamurlu çukur tam anlamıyla kurumadı belki daha. Ama ümitli bu kez. Bu kez gözü kara. Bu kez bir başka gibi.

Karanlık odasının kalın siyah perdelerini açmış, içeri güneşi almış kadın. Camı açıp havalandırmış yüreğini, tozlarını silkmiş ümitlerinin, hayallerini yeniden koymuş cebine. Renklere bakmış hepsi hala yerinde. Pembe, sarı, mor, yeşil, mavi. Bahar gelmiş ve mayıs yanında harika bir armağan getirmiş hem de. Cam kırıkları toplanmış yerlerden. Hayal kırıklıkları halının altına itilmiş. Gülmek, hem de bu kadar içten ne kadar da ihtimal dışıymış eskiden. Yarım kalan hikayeler, gün gelir kavuşurmuş sonuna. Beklemeye, sabretmeye değermiş. Ve ‘rüyalar’; bir mucize gibi; bir anda gerçek olabilirmiş bazen.

Şimdi, oturduğu yerde, elinde kitabı daldığı düşüncelerden yavaş yavaş sıyrılırken kadın fark ediyor ki; hep bu günü beklemiş. Çok şiddetli bir şekilde bir şeyi isteyip, kılını kıpırdatmamış onca zaman. Demek ki diyor kadın içinden ve kitabının içinde bir yere not düşüyor;

“İmkansız diye bir şey yok. Bir şeyi gerçekten çok istersen er ya da geç; muhakkak olur”  


      

3 Haziran 2011 Cuma

SENFONİ

Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.

Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.

İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.

Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...


Turgut UYAR