28 Kasım 2010 Pazar

unutamayacaksın

unutamayacaksın beni.
ne yaparsan yap; çıkmayacağım aklından.
günaha bulanmış halde uyandığında başka yataklarda
gözlerim gelecek aklına, kaçamayacaksın.
suya girip de arındığını sanırken saplandığın pislikten
sesim yankılanacak kulağında bastırsın diye suyu daha da açacalsın.
her yeni yüzde, her yeni nefeste beni arayacaksın.
farkında ol ya da olma; bensiz hep eksik kalacaksın.
gezeceksin, tozacaksın, kendini yollara vuracaksın,
benden kaçtığını sanırken, beni umutsuzca hep yüreğinde taşıyacaksın.

unutamayacaksın beni.
hiç bir zaman gölgemden kurtulamayacaksın
bir ruh gibi, bir ölü gibi ensende biteceğim
ürpereceksin
korkacaksın
yok sayacaksın
ama ne yaparsan beni asla unutamayacaksın.


yastığına sarılıp da ağladığında günlerden birgün
işte o zaman bu gerçeği kabul etmek zorunda kalacaksın


anlayacağım

geçecek zaman
devran dönecek.
gülümseyerek hatırlayacağım bugünleri.
senin için tek bir damla gözyaşı dökmediğimi anlayacağım şaşarak.
sevdama, emeklerime ve hayallerime olduğunu anladığımda yasımın;
adını sileceğim lugatımdan.
"meğer" diyeceğim gözlerim dolarak
"ben aslında onu sevmemişim"


sevmeyi sevmişim ben, hayallerim gerçek olsun diye, bürünsün diye ete kemiğe seni seçmişim.
çok sevdiğimi sanarak; seni gözümde adam etmişim.
uğrunda alev alev yanarak kendimi boşa heder etmişim.
umudum kalmadı sanarak omzunu başıma siper etmişim.
yıllar sonra bir gün çok iyi anlayacağım ki bir hiç uğruna yıllarımı feda etmişim.
ben seni çoktan unutulmuşluğun buz gibi yatağına, yalnızlığın şehvetsiz kollarına itmişim.

25 Kasım 2010 Perşembe

yağmur

yağmurdan nefret ediyorum. çirkin olan her şeyi daha da çirkinleştiriyor.güzel olanı da sırılsıklam ediyor.
yapılmış saçları bozuyor. kocaman bir gözyaşına dönüşüyor şehir. yalap şalap sesler, çamur ve pislik her yer. el ele tutuşup da ıslana ıslana yürüyen çiftler görünce 'ben böyle romantizmin içine...' diyesim geliyor. koştur koştur yaşama telaşı içinde sanki sürekli yukarıdan birisi kafana tükürüyor.

temizlemek şöyle dursun, geride bir sürü pislik bırakıp gidiyor, 'ayyyy toprak koktu' sesleri gelmeye başlıyor ve benim bu kokudan midem bulanıyor.

en kötüsü de; yağmur yağınca insan, sabahları bir türlü uyanamıyor.

23 Kasım 2010 Salı

elif şafak

önce babayı tanıdım piç'i
'pinhan'la coşarken 'aşk'la sakinleştim
'mahrem'e girdim sonra; ağzımda acı bir tatla bitirdim
'bit palas'ta güldüm, 'siyah süt'te düşündüm
'şehrin aynaları'nda sıkıldım biraz
şimdi zaman 'araf'ta kalma zamanı
ardından da güzel bir 'kağıt helva' yerim.

22 Kasım 2010 Pazartesi

otobüs camı

benden önce biri yanaşmış yanına
dayamış başını omzuna uyumuş mışıl mışıl
inmiş herhangi bir durakta yoluna gitmiş ama
yağlı saçının izi kalmış camında
hem görüşümü engelliyor
hem midemi bulandırıyor
ben de koymak istiyorum başımı ama
içim almıyor.

20 Kasım 2010 Cumartesi

bir 'hiç kimseye'

doğuştan 'adam' sıfatına layık görülen
ama genelde ne iyi bir koca ne iyi bir sevgili
ve ne yazık ki  ne de vasat bir baba olmayı bile beceremeyen erkeklerden nefret ediyorum

sorumsuz ve sorunsuz bir hayat yaşayan ve bundan zerre kadar gocunmayan hayatlarına giren kadınlara hiç bir şey katmayan, hiç bir şey almayan, hiç bir şey olarak yaşayıp, hiç bir şey olarak yok olan ama geride bir yerlerde bir sevdalı, bir çocuk bırakan , dönüp ardına göz ucuyla bakmayan, içine sıçtığı hayatlardan bihaber olan ve buna rağmen yaşayan, buna rağmen yediği lokmaları yutan, uyuyan hem de rahat rahat hem de gerine gerine uyuyan erkeklerden nefret ediyorum.

ne nefretim geçecek, ne de gözümü yumduğumda hayata dair vaktim dolduğunda, affetmiş olacağım kanı mı bozuk, sütü mü belli olmayanı.

affetmeyeceğim ama buna rağmen bileceğim, tırnağımın pisliği kadar ruhu duymayacak.

ve sen eğer bunu okursan, ve okurken gözlerin dolarsa insan olma ihtimalin var. ve bil; senin yüzünden yaşadıklarım hafızamın en güvenle korunan kasasında. ve iliklerimde hissettiğim bu güvensizlik, tüylerimi diken diken eden kupkuru bir soğuk olan yalnızlığın sebebi sensin.

umrunda olsun ya da olmasın iki elim yakanda hiç bir zaman olmasa da; kanımın içinde taşıdığım, vücudumun her yanına yayılan bu nefret sönmeyecek.


eğer cennet varsa, eğer cehennem varsa ve eğer bir tanrı varsa seni cayır cayır yakacak. umarım geberirken ben gelirim aklına.ve umarım öldüğünden haberim bile olmaz asla.

sen de çok iyi biliyorsun ki; yatacak yerin yok karşıyaka mezarlığında.

17 Kasım 2010 Çarşamba

yeter ki git

bitmeli artık, bavulunu toplayıp gitmeli artık bu aşk; yeni yüreklere yerleşip, onları sıkıştırmak üzere.
yalnız olmalıyım biraz, yalnız olmalısın.
başkasını sevmelisin, başkasına fısıldamalısın tılsımlı sözlerini.
yüreğini daha sağlıklı bir kalbe dayamalısın, az hasar görmüş olanına
bense tek başıma yürümeye devam etmeliyim yolumda, 
ne gözüm arkamda, ne tek bir sorumluluk kapımda.

son günlerde yalnızlığım gecenin bir yarısı alıp beni karşısına yakınmaya başladı ilgisizliğimden
'unuttun beni ne zamandır' dedi, 'aramıza başkalarını çok sokar oldun'
aslında haklı. 
sonuçta kalıcı olan o, ne olursa olsun 'tamam ben burdayım işte' diyen.
sıkıldım iki kişilik yaşamaktan
'biz' demekten. bencilim çünkü ben. 
yeter.
nasıl olur bilmiyorum.
pişmanlık da gelir, yalnızlıkla beraber kalabalık oluruz belki bir süre
ne bileyim hüzün de uğrar bir ara, bunalım ona eşlik eder.
ama hepsi gider biliyorum, 
yalnızlık kalır.
en keyifli zamanlar başlar, yıllarca görüşmemiş ve anlatacak onca şeyi birikmiş iki arkadar gibi dertleşir dururuz uyumadan.
özledim onu. özüm o benim.
o yüzden artık sen de git, fazla bile kaldın.
ne olursa olsun git.
nasıl gidersen git.
neyi almak istiyorsan senin olsun.
neyi bırakmak istiyorsan geride; benim.
ama sen git.
istediğin gibi
istediğin yoldan.
dilediğin şekilde.
ister kapıyı çarp.
ister süzül kapıdan.
ama git.
ne yazık ki bu kadarmış benimle alakalı alnında sana yazan
ve ne yazık ki bu kadarmış hayatımdan sana adayabileceğim zaman.

 

dinle de sindir

15 Kasım 2010 Pazartesi

gel sonra yine gidersin

öyle bir tükürüp gittin ki hayatımın orta yerine
ne bir adım geri gidebiliyorum ne bir metre ileri
kocaman bir boşluk
kocaman bir pislik aslında geride bıraktığın
biliyorum ki dönsen; istemeyeceğim seni
yalvarsan karşımda, çöksen dizlerinin üzerine, ağlasan ölesiye
gözlerimi kırpmam.
ama dönmelisin, temizlemelisinm geride bıraktığın her şeyi
siyaha boyadığın hayatımı temize çekmelisin.
açtığın tüm yaraları kapatıp, pansumanlarımı yapıp gitmelisin.
evet, gitmelisin
ama önce gelip telafi etmelisin tüm bu hastalıklı düşünceleri.
hepsi senin eserin çünkü, yaşadığım hissettiğin her şeyin sebebi sensin.
o yüzden hemen gel, ne varsa elinden gelen yap.
seni istemiyorum zaten ama lütfen gel;
gelebildiğini göreyim.
tek başıma çitileyemem bu lanet olası lekeyi
gel ve pisliğini temizle, sonra da defol git hayatımdan
ama yeter ki eskisi gibi hissedeyim
hiç olmamışsın gibi.
hiç gelmemişsin gibi
hiç gitmemişsin gibi.

13 Kasım 2010 Cumartesi

uyku

gidip uzanacağım yatağa...
tavana dikeceğim gözlerimi mıhlanmış gibi,
sen geleceksin aklıma; kaçınılmaz!
uyumaya çalışacağım sırf düşünmeyeyim diye yarı baygınken seni.
aklımda; 'uyandığımda bir kaç saniye hiç bir şeyin farkında olmayayım' ümidi  
sağa döneceğim
olmayacak..
sola döneceğim
olmayacak..
uflaya, puflaya teslim olacağım uykunun insanı aniden saran sıcaklığına.
sonra bir tebessüm oluşacak suratımda,
kaçmaya çalışırken varlığının üzerime çökmüş ağırlığından
rüyamda da çıkacaksın karşıma, dikileceksin öylece
uyanana kadar ben, sadece uzun uzun bakacaksın bana.
biliyorum kurtulamayacağım senden.
ne cennette ne cehennem de ne arafta
ne dünyada
ne de uykuda...

10 Kasım 2010 Çarşamba

yorgunluk

gözlerim yorgun,
aramaktan seni gördüğü her gölgede
ağlamaktan ve hayal etmeye çalışmaktan
gerçeklerden kaçtığı için ısrarla; yorgun.
ellerim yorgun
tutmadığı için ellerini
dokunmadığı için hiç bir anıya
parmaklarını geçirmek zorunda olduğu için şu lanet hayata; yorgun
bedenim yorgun
nefes almaktan ve yaşamaktan
yemek, içmek ve uyumak zorunda kalmaktan
aşksızlıktan ve şehvetsizlikten; yorgun
ve yorgun yüreğim
bir kuş gibi pır pır atmaktan
beklemekten, özlemekten, umut etmekten
susmak zorunda kalmaktan; yorgun.
sadece bugün değil, sadece dün değil ve sadece yarın değil.
ben hep yorgunum.
kaybetmişliğin yorgunluğu bu.
kaybettiğini bulamamanın yorgunluğu.


7 Kasım 2010 Pazar

çikolata

bir sigara gibisin dersem, klişe olur; hem zehirli hem de bağımlılık yapan.
sen daha çok çikolata gibisin; hem lezzetli hem doyulmayan.
ama insanın en istemediği yerlerde defolara yol açan,
zamanla çirkinleştiren, sivilceleştiren yine de vazgeçilmeyen
ve kimseyle paylaşmak istemedikçe çirkefleştiren.

4 Kasım 2010 Perşembe

deneme

inan ki denedim.
uzak olmayı senden.
görmemeyi yüzünü ve duymamayı sesini hatta.
unutmayı denedim her yeni sabah yeminler ederek kendi kendime.
her yeni tende anımsamamayı tadını.
hatırlatarak kendime uğradığım hayal kırıklıklarını; sana kızmayı denedim.
kırarak ve yırtarak geride bıraktığın her şeyi.
nefret etmeyi denedim beddualar eşliğinde.
yüzümü gömüp de yastığa ağlarken hüngür hüngür
sabahlara varınca gecelerim bir gram uyku uyumadan yeminler bile ettim.
kesilince yemeden içmeden, suratım dönünce terkedilmiş köhne bir harabeye
küsünce insanlara, aynalara ve yaşama gebermeni bile diledim.

inan ki denedim elimden geldiğince.
olmadı, yettiremedim.

ne nefret edebildim senden.
ne tutabildi beddualarım bu yüzden.
hem senden hem serden ne varsa geçtim hepsinden.
ne öldürebildim seni bende, ne de ölebildim dilediğimce.
yalnızlığın zifiri karanlık evreninde kör oldum da; yine de gitmedi gözlerin gözlerimin önünden.

denedim sevgilim.
inan ki denedim.

tıpkı kendimi sana sevdiremediğim gibi
tıpkı gitmene engel olamadığım gibi

bunu da beceremedim.


dinle de sindir

elbise

fermuarı bozuk ve demode bir elbise gibisin çok sevdiğim
ne içine girebiliyorum ne de atmaya kıyabiliyorum.
terziye versem mahvedecek.
eskiye kaldıramam; pek değerli.
öyle güzel ki kumaşın dokunmaya doyamıyorum.
diyorum ki; bozdurayım modelini, farklı bir şeyler yaptırayım.
aklıma yatmıyor; böyle seviyorum.
en sonunda bakıyorum olacak gibi değil
özenle asıyorum dolabıma; hayran hayran izliyorum
sadece sana sahip olmakla yetinmek zorunda kalıyorum.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Ankara'nın mutsuzluğu

Seviyorum ben Ankara’yı gerçekten.

Sürekli olarak, herkes şikayet halinde. Ve ben de inanılmaz huysuz bir insan olduğumdan, besleniyorum sanki bu durumdan.

Biz Ankaralılar hava güzel olduğunda şikayet ederiz, ‘ne kadar sıcak, bu ne bunaltıcı hava, Ankara’nın da yazı hiç çekilmiyor’ diye.
Ama hava kötü olduğunda da şikayet ederiz, ‘bu ne biçim bir soğuk, resmen donduk’ diye.
Ve hep, Ankara’ya hiç baharın uğramamasından yakınırız.

‘Ya sıcak ya soğuk, hiç arası yok’

Akmayan sulara ve sorumlu belediyeye ağız dolusu küfür eder bir yaz, diğer yaz yağan yağmura takarız kafayı.

Otobüs beklerken, otobüse bindikten sonra ve hatta inerken bile söyleniriz. Kavga bile ederiz suratsız muavinlerle.

Geç kalan otobüsler, tıklım tıkış yolculuklar, uzun yollar çekilmez hiç.

Hem mutsuz, hem bu kadar mutlu başka bir kent yoktur herhalde.

Yolda yürürken Arnavut kaldırımlardan ve güvercinlerden, evde otururken geçen arabaların sesinden, uyurken rüyalarımızdan memnuniyetsizdir biz.


Televizyonda seyre sunulan her şeye istisnasız kulp takar ama hepsinden haberdar oluruz. Hem izler, hem söver, hem güleriz.

İşlerimizden, evlerimizden ve hatta eşlerimizden şikayet eder dururuz bıkmaksızın. Ama vazgeçemeyiz hiç birinden. Ya cesaretsizlikten ya da üşengeçlikten.

Ankara’da herkes olduğundan farklı göstermek ister kendisini. Hep daha iyiymiş gibi, hep daha kaliteli ve her zaman çok daha harikaymış gibi. Defolarımızla ve eksikliklerimizle asla barışamayız biz.

Ne denizi, ne manzarası ne de görsel tarih değeri olmayan bu şehir binlerce mutsuzluğundan beslenen huzurlu insanlar taşır bünyesinde. Sabah dokuz, akşam altı insanları olan bu vatandaşlar, her sabah aynı suratsızlıkla yataktan kalkar, her akşam aynı yorgunlukla koyar başını yastığa. Çoğu memur, çoğu öğrenci, çoğu ev hanımı. Her birinin hayalleri bir yerlerde, birilerinin çelmesine takılmış, mutsuzluk gelmiş yanı başlarına bir daha hiç ayrılmamış.

Böyledir Ankara, sıkıcı, bunaltıcı ama vazgeçilmez.

Sanırım bu şehir kötü bir alışkanlık.

Zararlı ama bağımlılık yapan türden.

güvercinler


yine güvercinler var manzaramda.

nereye gitsem, kuru ekmekleri yiyen güvercinler karşılıyor beni. yaşamım boyunca hiç ilgimi çekmeyen hayvanlarla garip bir bağ oldu artık aramda. sanki mesaiye birlikte başlıyor, beraber bitiriyoruz.

pazar günleri aileleriyle gezintiye çıktıklarını hayal ediyorum. ama onlar benim farkımda bile değil.

dikkat çekmeye çalışan şiir

eğer sen ve ben, yanyana olursak ve toplarsak tüm artılarımızı, eksileri ve eksilmeye mahkum olanları arkamıza alırsak, çarparsak ortak hayallerimizi, mutluluklarımızla..

sen ve ben...

2 kişi olmaktan çıkıp, 1'e sığarsak... ve 1 bize yeterse...

işte o zaman bölünmez, parçalanmaz bir hayatı paylaşabiliriz...

tıpkı yarım bir elma gibi, çeyreği sen, çeyreği ben...

tüm elma 'diğer şiirlerin' olsun!

evde kalan peri mi olur?

Bazıları sadece gelinlik ve düğün hayalleri kurarken, kimileri özgürlüklerinden vazgeçmeme pahasına yalnız kalmayı tercih edebiliyorlar ileri yaşlarda.

hangisi doğru? bilmiyorum.

insanın sevdiğiyle yaşama, her duyguyu özgürce paylaşma fikri aklıma son derece yakın gelirken, ömür boyu tek bir insana bağlanma, çocuk doğurup, onu herşeyden ve hatta kendinden de öne koyma sorumluluğu korkutuyor beni.

sanırım en doğru hareket; güzel düğünlere gidip, yemek yiyip, dans edip ve eğlenip, en yakın arkadaşların birbirinden sevimli bebeklerini sevmek olacak. 

böylelikle resimde anlatılan 'peri' olma şerefine de erişmiş olacağım.
yalnız peri.

2 Kasım 2010 Salı

çelişki

defolup gitsen, dönmesen geri ve görmesem bir daha seni zerre kadar umrumda olmaz.

o kadar nefret edebiliyorum bazen senden.

giti kaybol ve öl hatta: diğer gün anımsamam.

o kadar net ve o kadar bariz sinirim, damarlarımın arasında deli gibi akan. 

lütfen

ve gözlerin

bana bakınca uzun uzun

delip geçince bedenimi

okuyunca içimden geçen tüm arsız hisleri

sezince içimin titrediğimi

yere yığılıp, ölesim geliyor.

öylesine bir aşk, öylesine bir tutku ki bu: büyüklüğünden korkuyorum
ya gel, dokun bana,

ya git

ama bakma öyle

dayanamıyorum.



dinle de sindir

kim?

Sen gelecek olan
gelmeyen
gelmesi gereken
yolda ağır yara alıp, vazgeçen
sen
geleceğim.
gelmeyenim.


dinle de sindir

gitme, gidersen...

gitme yoksa, olmaz gerisi.

şimdi gidersen, dönersen arkanı ve geri getirmezse seni bana bu şehir, susarım sonsuza dek, ancak güneydoğu'lu, kurak toprakların-çorak yürekli bir çocuğunda görebileceğin bir hüzne bürünür bir ömür gözlerim. ağlarım.

gitme yoksa ölmem belki ama yaşayamam da artık.

yarım sende, yarım artık gerçek olmayacak hayallerde, ben Azraf'ta, sen uzakta. olmaz ki böyle.

gitme yoksa yalnız kalırım.

bu kadar yalın. bu kadar basit. bu kadar anlaşılması kolay. gidersen eğer, yalnız kalırım. sensizliğin ve boşluğun tam ortasından bir ip geçirir, kendime salıncak yaparım. sen gelene kadar aklını kaçırmış bir kaçık gibi oracıkta, öylece sallanırım.


bana gitmeyeceğini söyle yoksa bitmez bu şiir.

bu şiiri yazarken yaşlanırım.



dinle de sindir

Öylesine

İnsanın neresi ağrırsa orasında atarmış ya canı, aynen öyleyim. bir ayağıma iniyor canım, bir başıma çıkıyor.
sevdam pek bir sancılı bu aralar, kalbim durmadan sızlıyor. çok yürürsem sanki geçecek gibi geliyor. hani bacağım ağrısın, ne bileyim bileğim burkulsun da unutayım istiyorum sol üst köşedekini. olmuyor. insanın neresi ne kadar ağrırsa ağrısın, hiç biri yürek vurgununa benzemiyor. ikisini de acı deniyor, ama bence başka bir ismi olmalı bunun. böylesi; aşkı hafife almak oluyor. 

dinle de sindir