hasrete teslim olmanın ne demek olduğunu bilemezsin sevgilim.
insanın kendisini acının kollarına bırakması hem de tüm ağırlığıyla
tahmin bile edemezsin hüznün yarattığı bağımlılığı
insanın içini parçalayan şarkılara duyduğu hayranlığı bilemezsin.
bir dal sigaranın, bir kadeh içkinin dostluğunu anlamaya, yaşadıkların yetmez.
hem onurlu, hem aşık olmanın o kıldan ince, kılıçtan keskin köprüsünde yürümeye gözün kesmez.
gücün yetmez sevgilim, hem aç, hem uykusuz, hem aşksız kalmaya gücün yetmez.
o yüzden 'üzülme' deme artık, 'seni anlıyorum' deme.
nasıl sen varken, sana değil, seni sevmeye aşıktım.
şimdi sensizliğe vurgunum.
o yüzden yürü git yoluna. hesabım seninle değil benim.
kendimle.
28 Aralık 2010 Salı
24 Aralık 2010 Cuma
şizofren
ne de olsa, severim üzülmeyi
hüzün besler beni.
biraz dargınlık, az buçuk kırgınlık
bünyemin vazgeçilmezi.
hani diyorsun ya; 'bensiz yapamazsın'
büyük laf ediyorsun.
farkında değilsin ki; seni çok da sevmediğimi.
sever gibi yapıyorum, yalandan, oyundan.
ölürmüşüm gibi davranıyorum sanki sen olmazsan.
istiyorum ki gittiğinde bugün ya da yarın
şaşır halime.
şok ol, nasıl 'bu kadar iyi' diye.
istiyorum ki, kendini tek san.
vazgeçilmez san.
elimi çektiğim anda altından, çakılacaksın bu ilişkinin en üst katından buz gibi yere.
ama yine de, ne olursa olsun ayrılık, üzüyor insanı be..
ne de olsa, severim üzülmeyi
hüzün besler beni.
biraz dargınlık, az buçuk kırgınlık
bünyemin vazgeçilmezi.
çok da sorun olmaz yani.
hüzün besler beni.
biraz dargınlık, az buçuk kırgınlık
bünyemin vazgeçilmezi.
hani diyorsun ya; 'bensiz yapamazsın'
büyük laf ediyorsun.
farkında değilsin ki; seni çok da sevmediğimi.
sever gibi yapıyorum, yalandan, oyundan.
ölürmüşüm gibi davranıyorum sanki sen olmazsan.
istiyorum ki gittiğinde bugün ya da yarın
şaşır halime.
şok ol, nasıl 'bu kadar iyi' diye.
istiyorum ki, kendini tek san.
vazgeçilmez san.
elimi çektiğim anda altından, çakılacaksın bu ilişkinin en üst katından buz gibi yere.
ama yine de, ne olursa olsun ayrılık, üzüyor insanı be..
ne de olsa, severim üzülmeyi
hüzün besler beni.
biraz dargınlık, az buçuk kırgınlık
bünyemin vazgeçilmezi.
çok da sorun olmaz yani.
22 Aralık 2010 Çarşamba
sol taraftan kalkmak
lanet bir gün bugün.
mutsuz.
suratsız.
umutsuz
kompleksi bir gün.
kavgacı.
alaycı.
arsız bir gün.
alıngan,
sıkılgan,
kırk yıllık düşman.
bugün günlerden çarşamba
alfabenin tüm harfleriyle, bıkmadan küfür ettiriyor insana.
mutsuz.
suratsız.
umutsuz
kompleksi bir gün.
kavgacı.
alaycı.
arsız bir gün.
alıngan,
sıkılgan,
kırk yıllık düşman.
bugün günlerden çarşamba
alfabenin tüm harfleriyle, bıkmadan küfür ettiriyor insana.
20 Aralık 2010 Pazartesi
namümkün
nasıl mümkünse tek lokma ekmekle kalmak hayatta
bayılmamak açlıktan.
gram uykuyla çalışabilmek saatler boyu.
bir yudum su ile yetinebilmek günlerce.
sensiz yaşamak da mümkün elbet.
eminim beni öldürmez yokluğun.
en azından 'varlığın'dan daha çok yaşatacağı aşikar.
bayılmamak açlıktan.
gram uykuyla çalışabilmek saatler boyu.
bir yudum su ile yetinebilmek günlerce.
sensiz yaşamak da mümkün elbet.
eminim beni öldürmez yokluğun.
en azından 'varlığın'dan daha çok yaşatacağı aşikar.
17 Aralık 2010 Cuma
çizgili pijamalı çocuk
Etiketler:
çizgili pijamalı çocuk,
john boyle
ben artık gidiyorum
"ben gidiyorum artık, bana ayrılan zaman bu kadarmış kollarında. farkındaysan gülümsüyorum. gözyaşlarımı tüketmişim, kalmamış son vedaya. 'artık'tan kastım, çok zorladık sanki, yani sana 'bu son' demek istiyorum, bu gidişin bir dönüşü olmayacak. anla diye yapıyorum.
aslında sana hala inanılmaz bir şevkat besliyorum, sevgi değil de, acıma da değil de, böyle kardeşimden ayrılır gibiyim şuan. umarım benden sonra çok daha derin duyguları olan biri bulur güzel gözlerin.
denedik, olabileceğin en iyisini başardık sevgilim. daha güzel olabilir miydi, inan bilmiyorum, belki de düşünmeye geç kaldım bunu, şimdi sana yalan söylüyorum.
iki yabancı olmamıza tek bir adım kaldı artık. sana sırtımı dönüp bu zamana kadar cesaret edemediğim ileri doğru atacağım tek bir adım.
eğer varsa dilinin ucuna gelen bir söz, bir nefes yutma. kus içinde ne var, ne yoksa. kulak kesildim seni dinliyorum, sensizliğin tınıları tırmalıyor kulaklarımı yüzümü buruşturuyorum.
virgüllerle uzattığımız ilişkimizin son noktasıdır artık. madem ki susuyorsun ve kabulleniyorsun kayıtsız şartsız benimle ayrı düşmeyi.....
o zaman ben artık gidiyorum"
aslında sana hala inanılmaz bir şevkat besliyorum, sevgi değil de, acıma da değil de, böyle kardeşimden ayrılır gibiyim şuan. umarım benden sonra çok daha derin duyguları olan biri bulur güzel gözlerin.
denedik, olabileceğin en iyisini başardık sevgilim. daha güzel olabilir miydi, inan bilmiyorum, belki de düşünmeye geç kaldım bunu, şimdi sana yalan söylüyorum.
iki yabancı olmamıza tek bir adım kaldı artık. sana sırtımı dönüp bu zamana kadar cesaret edemediğim ileri doğru atacağım tek bir adım.
eğer varsa dilinin ucuna gelen bir söz, bir nefes yutma. kus içinde ne var, ne yoksa. kulak kesildim seni dinliyorum, sensizliğin tınıları tırmalıyor kulaklarımı yüzümü buruşturuyorum.
virgüllerle uzattığımız ilişkimizin son noktasıdır artık. madem ki susuyorsun ve kabulleniyorsun kayıtsız şartsız benimle ayrı düşmeyi.....
o zaman ben artık gidiyorum"
değişim
deseydin ki; "ver elini, gidelim dünyanın başka bir ucuna. başka topraklarda, farklı coğrafyalarda kavrulalım. bırakalım ne var yoksa burada. sadece sen ve sadece ben. gidelim. uzaklara. daha da uzaklara. görünmez olalım, bilinmez olalım. gezelim, keşfedelim kuytu köşeyi. sadece sen ve sadece ben. denizler, dağlar ardına ve söz ver yüzünün kırıştığına ilk ben şahit olayım?"
bir dakika bile tereddüt yaşamadan düşerdim peşine.
ama şimdi desen ki; " uzat elini tutayım "
düşünürüm.
bir dakika bile tereddüt yaşamadan düşerdim peşine.
ama şimdi desen ki; " uzat elini tutayım "
düşünürüm.
16 Aralık 2010 Perşembe
nefret üzerine
herkesten nefret edemez insan.
öyle güçlü bir duygudur ki nefret, haketmek lazım bazen.
mesela sokakta gördüğünüz, ya da yeni tanıştığınız birinden nefret edemezsiniz kolay kolay.
gıcık olabilirsiniz, sempati duymayabilirsiniz ama bu asla nefret olmaz.
bir kızın, hala sevdiği eski erkek arkadaşının yeni sevgilisine hissetiği de nefret değildir mesela
kıskançlıktır.
bie kadının, belki çapkın, belki sorumsuz kocasına hissettiği de nefret değildir.
hayal kırıklığıdır.
savaşa, haksızlığa, adaletsizliğe, soykırımlara, yıkımlara duyulan da nefret değildir
kızgınlıktır.
bir kızın annesine, babasına, sırf kendisini anlamıyorlar diye beslediği duygu da nefret değildir
gençliktir, ergenliktir, yalnızlıktır.
aldatılan, ihanete uğrayan, kanayan bir kalp sahibinin hissetiği o yakıcı şey de nefret değildir.
hırstır.
nefret çok güçlü duygu. bileşeni tek değil. hamurunda geçmiş olmalı, hamurunda doğuştan gelen bir yara olmalı. bir insandan nefret etmek, yük olur insanın omzuna, ağır gelir. aşk gibidir nefret. ölümlere sebep olabilir. kendi canına kasedebilir insan kurtulabilmek için nefretten. kandadır çünkü nefret, damarlardadır.
öyle ki, bazen kendi babasından bile nefret edemez insan.
kızamaz.
yüzüne tüküresi gelmez.
ölsün istemez, yaşasın istemez.
çünkü nefret güçlü duygu, herkese hissedilemez.
öyle güçlü bir duygudur ki nefret, haketmek lazım bazen.
mesela sokakta gördüğünüz, ya da yeni tanıştığınız birinden nefret edemezsiniz kolay kolay.
gıcık olabilirsiniz, sempati duymayabilirsiniz ama bu asla nefret olmaz.
bir kızın, hala sevdiği eski erkek arkadaşının yeni sevgilisine hissetiği de nefret değildir mesela
kıskançlıktır.
bie kadının, belki çapkın, belki sorumsuz kocasına hissettiği de nefret değildir.
hayal kırıklığıdır.
savaşa, haksızlığa, adaletsizliğe, soykırımlara, yıkımlara duyulan da nefret değildir
kızgınlıktır.
bir kızın annesine, babasına, sırf kendisini anlamıyorlar diye beslediği duygu da nefret değildir
gençliktir, ergenliktir, yalnızlıktır.
aldatılan, ihanete uğrayan, kanayan bir kalp sahibinin hissetiği o yakıcı şey de nefret değildir.
hırstır.
nefret çok güçlü duygu. bileşeni tek değil. hamurunda geçmiş olmalı, hamurunda doğuştan gelen bir yara olmalı. bir insandan nefret etmek, yük olur insanın omzuna, ağır gelir. aşk gibidir nefret. ölümlere sebep olabilir. kendi canına kasedebilir insan kurtulabilmek için nefretten. kandadır çünkü nefret, damarlardadır.
öyle ki, bazen kendi babasından bile nefret edemez insan.
kızamaz.
yüzüne tüküresi gelmez.
ölsün istemez, yaşasın istemez.
çünkü nefret güçlü duygu, herkese hissedilemez.
ve bu henüz en kibar halim
hayatın mahvolmuş haberin yok. farkında değilsin içinde yüzdüğün sahteliğin.
söylediğin yalanlar arka arkaya dizilmiş, yol olmuş, uzuyor cehennemin dibine.
sivri dilin, yılan dilin ne zaman çıksa, koca bir kara deliğe benzeyen ağzından, muhakkak birilerini zehirliyor .
ya da kimilerinin kıçlarını yalıyor.
ortan yok senin. adalet tezarin, duygusal zekan, merhamet hissin yok. iyilikten bihabersin.
işine bir gün, bir yerde yaramayacağını bilmediğin hiç kimseye gülmezsin.
'sevgi tam olarak nedir', 'insanlık, fedakarlık nedir' diye sorsalar, bilmiş bilmiş cevap verirsin, inandırırsın da bildiğine belki ama ben bilirim içindeki çöplüğü senin.
güvenip de yaslanılmaya gelmeyen dayanıksız, çürümeye yüz tutmuş bir duvar gibisin.
nankör, sinsi sinsi bakan çirkin bir kedi gibisin.
kendini gördüğü her erkeğe pazarlamaya çalışan geçgin bir fahişe gibisin.
ve bir arka sokak kadar, bir cinayet mahali kadar tehlikelisin.
kendi krallığının muazzam yalnızlığında, belki bir kaç iktidarsız kölenle yaşlanacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek olmadığını çok iyi bilmelisin.
söylediğin yalanlar arka arkaya dizilmiş, yol olmuş, uzuyor cehennemin dibine.
sivri dilin, yılan dilin ne zaman çıksa, koca bir kara deliğe benzeyen ağzından, muhakkak birilerini zehirliyor .
ya da kimilerinin kıçlarını yalıyor.
ortan yok senin. adalet tezarin, duygusal zekan, merhamet hissin yok. iyilikten bihabersin.
işine bir gün, bir yerde yaramayacağını bilmediğin hiç kimseye gülmezsin.
'sevgi tam olarak nedir', 'insanlık, fedakarlık nedir' diye sorsalar, bilmiş bilmiş cevap verirsin, inandırırsın da bildiğine belki ama ben bilirim içindeki çöplüğü senin.
güvenip de yaslanılmaya gelmeyen dayanıksız, çürümeye yüz tutmuş bir duvar gibisin.
nankör, sinsi sinsi bakan çirkin bir kedi gibisin.
kendini gördüğü her erkeğe pazarlamaya çalışan geçgin bir fahişe gibisin.
ve bir arka sokak kadar, bir cinayet mahali kadar tehlikelisin.
kendi krallığının muazzam yalnızlığında, belki bir kaç iktidarsız kölenle yaşlanacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek olmadığını çok iyi bilmelisin.
15 Aralık 2010 Çarşamba
'kış'a yergi
kış, ağır mevsim, yük olan insanın yüreğine.
zaman ağır, hava ağır.
insanın ayaklarına, üzerlerine giydikleri şeyler ağır.
ulaşılması gereken yerlere varış ağır.
uyanmak zor.
karda, çamurda yürümek zor.
elleri, kulakları ısıtmak zor.
güneşli havaların aksine, umut etmek zor.
kış, ağır mevsim.
ve ben gereksiz yükleri günahım kadar sevmem.
zaman ağır, hava ağır.
insanın ayaklarına, üzerlerine giydikleri şeyler ağır.
ulaşılması gereken yerlere varış ağır.
uyanmak zor.
karda, çamurda yürümek zor.
elleri, kulakları ısıtmak zor.
güneşli havaların aksine, umut etmek zor.
kış, ağır mevsim.
ve ben gereksiz yükleri günahım kadar sevmem.
14 Aralık 2010 Salı
mağdur yolcu
acımasız otobüs şoförleri gibisin...
peşinden koşmama rağmen durmayan,
otobüsün içindeki herkese beni rezil eden,
tam dermanım kesilip de, koşmayı bıraktığım anda, yavaşlayan
'sen istediğinde değil, ben istediğimde olur' edasıyla kapını açan.
saçma sapan frenler yaparak midemi bulandıran
kaloriferleri açmayarak beni donduran
hep dolambaçlı yollardan giderek,
hayata geç kalmamı sağlayan
içine benden başka onlarca insan alıp, kalbimi sıkıştıran
ama buna rağmen 'biraz daha ilerle' diyebilme cüretini bulan.
artık taşıp da sabrım inmek isteyince ben,
kapıya yanaşmama rağmen
'düğmeye basmadın' diye durakta durmayan.
istediğimde binemediğim gibi istediğim de inmeme de izin vermeyen.
sonra bir kuytuda, sonra bir karanlıkta, sonra bir ıssız da beni dışarı iten
'burası son durak, kusura bakma' diyen.
kötü bir yolculuk, yoldaşlık yetmezmiş gibi
bir de kaybolmama, uzunca bir süre yolumu bulamamama sebep olan.
acımasız otobüs şoförleri gibisin...
peşinden koşmama rağmen durmayan,
otobüsün içindeki herkese beni rezil eden,
tam dermanım kesilip de, koşmayı bıraktığım anda, yavaşlayan
'sen istediğinde değil, ben istediğimde olur' edasıyla kapını açan.
saçma sapan frenler yaparak midemi bulandıran
kaloriferleri açmayarak beni donduran
hep dolambaçlı yollardan giderek,
hayata geç kalmamı sağlayan
içine benden başka onlarca insan alıp, kalbimi sıkıştıran
ama buna rağmen 'biraz daha ilerle' diyebilme cüretini bulan.
artık taşıp da sabrım inmek isteyince ben,
kapıya yanaşmama rağmen
'düğmeye basmadın' diye durakta durmayan.
istediğimde binemediğim gibi istediğim de inmeme de izin vermeyen.
sonra bir kuytuda, sonra bir karanlıkta, sonra bir ıssız da beni dışarı iten
'burası son durak, kusura bakma' diyen.
kötü bir yolculuk, yoldaşlık yetmezmiş gibi
bir de kaybolmama, uzunca bir süre yolumu bulamamama sebep olan.
acımasız otobüs şoförleri gibisin...
13 Aralık 2010 Pazartesi
megaloman
sen de çok iyi biliyorsun ki eğer gidersen; saçma salak bir heves uğruna başka kollara çok özleyeceksin beni.
umdukların aynı olsa da, benzer olmayacak buldukların.
benim yanımda olduğu kadar mutlu olamayacaksın
gülemeyeceksin, dalga geçemeyeceksin hayatla.
çok iyi farkındasın ki asla affetmem seni
geri de dönemeyeceksin bu yüzden
pişman, suçlu, zavallı bir köpek gibi kapımda yatacaksın.
bile bile, göre göre, asla sana geri gelmeyeceğimi.
fikirlerimi özleyeceksin
sözlerimi, kaba laflarımı hatta
huysuzluklarımı, kıskançlıklarımı
beynimi özleyeceksin,
yetmeyecek sana kaymak gibi tenler doyduğunda yeterince
etten daha fazlasını isteyeceksin.
bacaktan, dudaktan, ince belden daha fazlasını..
bulamayacaksın.
ben gitmiş olacağım.
çoktan seni unutmuş olacağım.
okunmak için bekleyen onlarca kitabımla birlikte, kendimi yollara, yeni yeni ufuklara vuracağım
ve sen, zaten hakettiğinin 'bu' olduğunu anlamayacaksın hiç bir zaman.
sana zaten bir kaç beden büyük olduğumu...
umdukların aynı olsa da, benzer olmayacak buldukların.
benim yanımda olduğu kadar mutlu olamayacaksın
gülemeyeceksin, dalga geçemeyeceksin hayatla.
çok iyi farkındasın ki asla affetmem seni
geri de dönemeyeceksin bu yüzden
pişman, suçlu, zavallı bir köpek gibi kapımda yatacaksın.
bile bile, göre göre, asla sana geri gelmeyeceğimi.
fikirlerimi özleyeceksin
sözlerimi, kaba laflarımı hatta
huysuzluklarımı, kıskançlıklarımı
beynimi özleyeceksin,
yetmeyecek sana kaymak gibi tenler doyduğunda yeterince
etten daha fazlasını isteyeceksin.
bacaktan, dudaktan, ince belden daha fazlasını..
bulamayacaksın.
ben gitmiş olacağım.
çoktan seni unutmuş olacağım.
okunmak için bekleyen onlarca kitabımla birlikte, kendimi yollara, yeni yeni ufuklara vuracağım
ve sen, zaten hakettiğinin 'bu' olduğunu anlamayacaksın hiç bir zaman.
sana zaten bir kaç beden büyük olduğumu...
10 Aralık 2010 Cuma
Hikaye-17
elleri titreye titreye çantasından dış kapının anahtarını bulmaya çalışan kadın bildiği tüm küfürleri sıralıyordu içinden. ne zaman lazım olsa ortadan kaybolan eşyalar listesine anahtarı da ekledi beyninde. tel toka birinci sıradaydı, tokaların en eziği, en dandiği ama en lazımı olan bu toka sabahları insanı dakikalarca dip, köşe aratır, bazen en olmayacak yerden çıkar bazen de gün boyu zaptedilemeyen bir görüntüye mahkum ederdi saçları.
en sonunda bulup da çıkarınca anahtarı, çantasının içine baktı hayretle. akla hayale gelmeyecek bir sürü ıvır zıvırla doluydu. mendil, ayna, deodorant, ruj, yarabandı, cüzdan, güneş gözlüğü, kitap, ağrı kesici, nemlendirici, lastik toka, sigara, çakmak, mini şemsiye, orkid, cımbız ve kocaman bir köpek anahtarlıklı anahtar. sanki baktığı kendi çantası değilmişçesine, az önce birinin kolundan kapıp da bulduğu ilk köşede içine bakan bir yan kesici edasıyla baktı kuru kalabalığa bir süre. Bu bavuldan bozma çanta ve içinde taşıdığı ufak güzellik salonu cevap olabilirdi çektiği omuz ağrılarına.
asansörün aynasından yüzüne baktı, yaklaşık bir saat önce işlediği günahı unutup da nasıl şu kolundaki çanta hakkında dakikalarca düşünebildiğine şaştı. topuklu ayakkabılarıyla, dizinin üstüne kadar inen deri mantosuyla, at kuyuruğu yaptığı kızıl saçlarıyla ve kocaman pahalı kırmızı çantasıyla çok güzeldi. daha geçen hafta 35 yaşına girdiğinde nasıl ağlama krizine girdiğini hatırlayıp gülümsedi. aslında gülümsesinin süt beyaz gerdanındaki pırlanta kolye olduğunu anlayınca dondu kaldı yüzündeki tebessüm. kocasının cömert hediyelerinden yalnızca biriydi. ve o, daha az önce, boynunda bu kolyeyle başka bir adamın yatağından kalkmıştı.
kendini salondaki konforlu koltuklardan birine atıp, gözlerini kapadı. derin derin nefes alıyor, yaşadığı yasak anları düşünüyordu. nasıl bu kadar kolay olmuştu anlamıyordu. başka birine kapılmak, hem de aşık bile olmadan, azıcık naz yapmadan, evliliğini ateşe atma pahasına, hangi cesarete dayanarak böylesi bir riski göze alabilmişti? artık ergenlik çağında değildi. ilk gençlik zamanları ise çok geride kalmıştı. yolun yarısında, tamı tamına 35 yaşında içine atladığı bu macera muhhakkak ki bir şeyleri değiştirecekti. ya silgi misali bugüne dek yaşadıklarını görünmez edecek, ya kalem gibi, yarına dair yeni şeyler söyleyecekti.
soyundu, üzerinden çıkardıklarını kirliye atma gereği bile duymadan suyun altına girdi. yıkandı, çıktı. kendine bir bitki çayı yapıp yeniden bir koltuğa ayaklarını toplayarak oturdu. salonun bir cephesi olduğu gibi camdı ve karşıda, insanın içine akacakmış gibi duran boğaz manzarası vardı. kadın, kocasının bu evi ilk aldığında nasıl mutlu olduğunu hatırladı. günlerce bu odadan çıkmamış, şu camdan bakmaya doyamamıştı. oysa şimdi nasıl da sıradan geliyordu, nasıl da sıkıcı.
evliliklerinin üzerinden 9 yıl geçmişti. büyük bir aşk değildi. en azından kadın için değildi. 26 yaşında güzelliğinin zirvesinde gelen bu evlilik teklifi, reddedilemeyecek güzellikteki parlak ve zengin dünyanın kapılarını sonuna kadar açmıştı. kadın, para için bu evliliği yaptığını kendine asla itiraf edemedi belki ama kocasının, kendisine sadece güzelliği için kapıldığını, henüz evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmeden başlayan ihanetleriyle anladı. zaman acımasızdı. insanın sadece masumiyetini değil, gençliğini de alıp götürüyordu. Etraf 20'li yaşlarının baharında yüzlerce kızla doluydu ve parası olan bir adam eğer ki sadaket duygusundan bihaberse, önüne her gelen genç, güzel, taze kızla çekinmeden beraber oluyordu.
İlk zamanlar kadının evdeki eşyaları kırmasıyla son bulan kavgalar, zamanla sessiz bir anlaşmaya dönmüş gibiydi. adam istediğini yapıyor ama kadına da dilediğini veriyordu. sonsuz bir rahatlık, para ve konfor. ruhunun satılmışlığına ilk zamanlar alışamayan kadın zamanla bunu da atlatmıştı. üzerine evler, arsalar, arabalar yapılıyor, kadının kasasından tapular taşıyordu.
öyle ki adam, kiminle yatarsa yatsın, yattığı kadın hangi coğrafyaya ait olursa olsun ve bu kadınların hatları altın orana dahi sahip olsa, karısından vazgeçemiyordu. karısının vücudundan aldığı zevki, onun teninden aldığı tadı, dünyayı gezse bulamayacağına inancı tamdı. bu sevgi değildi, aşk da değildi. bu insanın ağzında acı bir tat bırakan katıksız hazdı. ama aldatıyordu. aldatmak onun tedavisi olmayan hastalığıydı.
kadın bir sigara yaktı. güzel ellerine, dolgun göğüslerine, uzun bacaklarına, bakımlı ayaklarına, dümdüz göbeğine baktı. zerre kadar pişman olmamanın huzurunu duydu taa içinde.
kocasının onu aldatması, özgüvenini asla zedelememişti.
onurunu kırmamıştı.
son 7 senedir bir kere bile üzmemişti.
rahatını bozmamıştı.
ama ne yazık ki kadın, kadın olmanın en belirgin ve en tehlikeli özelliğine yenilmişti. içi cız etmemesine rağmen, intikam almak istemişti. 'bana bunu yapmamalıydı' ana fikriyle hareket etmiş, kocasının gözünden sakındığı, favori bedenini, bir başka erkeğin dölleriyle süslemişti.
mutluydu. parası vardı, güzeldi, arzu ediliyordu. ve en önemlisi artık kocasıyla oynadığı bu evlilik oyununun eşitti skoru.
kültablasında söndürülmüş olmasına rağmen hafif hafif dumanı tüten sigarasına baktı kadın. daldı. gözlerinin içinde iki riyakar fahişe kadehlerini tokuşturmaktaydı.
en sonunda bulup da çıkarınca anahtarı, çantasının içine baktı hayretle. akla hayale gelmeyecek bir sürü ıvır zıvırla doluydu. mendil, ayna, deodorant, ruj, yarabandı, cüzdan, güneş gözlüğü, kitap, ağrı kesici, nemlendirici, lastik toka, sigara, çakmak, mini şemsiye, orkid, cımbız ve kocaman bir köpek anahtarlıklı anahtar. sanki baktığı kendi çantası değilmişçesine, az önce birinin kolundan kapıp da bulduğu ilk köşede içine bakan bir yan kesici edasıyla baktı kuru kalabalığa bir süre. Bu bavuldan bozma çanta ve içinde taşıdığı ufak güzellik salonu cevap olabilirdi çektiği omuz ağrılarına.
asansörün aynasından yüzüne baktı, yaklaşık bir saat önce işlediği günahı unutup da nasıl şu kolundaki çanta hakkında dakikalarca düşünebildiğine şaştı. topuklu ayakkabılarıyla, dizinin üstüne kadar inen deri mantosuyla, at kuyuruğu yaptığı kızıl saçlarıyla ve kocaman pahalı kırmızı çantasıyla çok güzeldi. daha geçen hafta 35 yaşına girdiğinde nasıl ağlama krizine girdiğini hatırlayıp gülümsedi. aslında gülümsesinin süt beyaz gerdanındaki pırlanta kolye olduğunu anlayınca dondu kaldı yüzündeki tebessüm. kocasının cömert hediyelerinden yalnızca biriydi. ve o, daha az önce, boynunda bu kolyeyle başka bir adamın yatağından kalkmıştı.
kendini salondaki konforlu koltuklardan birine atıp, gözlerini kapadı. derin derin nefes alıyor, yaşadığı yasak anları düşünüyordu. nasıl bu kadar kolay olmuştu anlamıyordu. başka birine kapılmak, hem de aşık bile olmadan, azıcık naz yapmadan, evliliğini ateşe atma pahasına, hangi cesarete dayanarak böylesi bir riski göze alabilmişti? artık ergenlik çağında değildi. ilk gençlik zamanları ise çok geride kalmıştı. yolun yarısında, tamı tamına 35 yaşında içine atladığı bu macera muhhakkak ki bir şeyleri değiştirecekti. ya silgi misali bugüne dek yaşadıklarını görünmez edecek, ya kalem gibi, yarına dair yeni şeyler söyleyecekti.
soyundu, üzerinden çıkardıklarını kirliye atma gereği bile duymadan suyun altına girdi. yıkandı, çıktı. kendine bir bitki çayı yapıp yeniden bir koltuğa ayaklarını toplayarak oturdu. salonun bir cephesi olduğu gibi camdı ve karşıda, insanın içine akacakmış gibi duran boğaz manzarası vardı. kadın, kocasının bu evi ilk aldığında nasıl mutlu olduğunu hatırladı. günlerce bu odadan çıkmamış, şu camdan bakmaya doyamamıştı. oysa şimdi nasıl da sıradan geliyordu, nasıl da sıkıcı.
evliliklerinin üzerinden 9 yıl geçmişti. büyük bir aşk değildi. en azından kadın için değildi. 26 yaşında güzelliğinin zirvesinde gelen bu evlilik teklifi, reddedilemeyecek güzellikteki parlak ve zengin dünyanın kapılarını sonuna kadar açmıştı. kadın, para için bu evliliği yaptığını kendine asla itiraf edemedi belki ama kocasının, kendisine sadece güzelliği için kapıldığını, henüz evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmeden başlayan ihanetleriyle anladı. zaman acımasızdı. insanın sadece masumiyetini değil, gençliğini de alıp götürüyordu. Etraf 20'li yaşlarının baharında yüzlerce kızla doluydu ve parası olan bir adam eğer ki sadaket duygusundan bihaberse, önüne her gelen genç, güzel, taze kızla çekinmeden beraber oluyordu.
İlk zamanlar kadının evdeki eşyaları kırmasıyla son bulan kavgalar, zamanla sessiz bir anlaşmaya dönmüş gibiydi. adam istediğini yapıyor ama kadına da dilediğini veriyordu. sonsuz bir rahatlık, para ve konfor. ruhunun satılmışlığına ilk zamanlar alışamayan kadın zamanla bunu da atlatmıştı. üzerine evler, arsalar, arabalar yapılıyor, kadının kasasından tapular taşıyordu.
öyle ki adam, kiminle yatarsa yatsın, yattığı kadın hangi coğrafyaya ait olursa olsun ve bu kadınların hatları altın orana dahi sahip olsa, karısından vazgeçemiyordu. karısının vücudundan aldığı zevki, onun teninden aldığı tadı, dünyayı gezse bulamayacağına inancı tamdı. bu sevgi değildi, aşk da değildi. bu insanın ağzında acı bir tat bırakan katıksız hazdı. ama aldatıyordu. aldatmak onun tedavisi olmayan hastalığıydı.
kadın bir sigara yaktı. güzel ellerine, dolgun göğüslerine, uzun bacaklarına, bakımlı ayaklarına, dümdüz göbeğine baktı. zerre kadar pişman olmamanın huzurunu duydu taa içinde.
kocasının onu aldatması, özgüvenini asla zedelememişti.
onurunu kırmamıştı.
son 7 senedir bir kere bile üzmemişti.
rahatını bozmamıştı.
ama ne yazık ki kadın, kadın olmanın en belirgin ve en tehlikeli özelliğine yenilmişti. içi cız etmemesine rağmen, intikam almak istemişti. 'bana bunu yapmamalıydı' ana fikriyle hareket etmiş, kocasının gözünden sakındığı, favori bedenini, bir başka erkeğin dölleriyle süslemişti.
mutluydu. parası vardı, güzeldi, arzu ediliyordu. ve en önemlisi artık kocasıyla oynadığı bu evlilik oyununun eşitti skoru.
kültablasında söndürülmüş olmasına rağmen hafif hafif dumanı tüten sigarasına baktı kadın. daldı. gözlerinin içinde iki riyakar fahişe kadehlerini tokuşturmaktaydı.
8 Aralık 2010 Çarşamba
hayalet
yaralanıyorum, canım acıyor
kan kaybediyorum,
zaman geçiyor,
kabuk bağlıyor
kabuk düşüyor
sen görmüyorsun
üzülüyorum, içim dağlanıyor
ağlıyorum, ağlıyorum
gözyaşım kuruyor
sen bilmiyorsun.
seviniyorum
heyecanlanıyorum
coşuyorum
hiç gelmiyorsun.
bir varmış bir yokmuş,
bir adam hem varmış hem yokmuş.
kan kaybediyorum,
zaman geçiyor,
kabuk bağlıyor
kabuk düşüyor
sen görmüyorsun
üzülüyorum, içim dağlanıyor
ağlıyorum, ağlıyorum
gözyaşım kuruyor
sen bilmiyorsun.
seviniyorum
heyecanlanıyorum
coşuyorum
hiç gelmiyorsun.
bir varmış bir yokmuş,
bir adam hem varmış hem yokmuş.
6 Aralık 2010 Pazartesi
intikam
'acı yeterince demlenince intikam tat vermez' derler.
hiç de öyle değilmiş.
ne kadar zaman geçerse geçsin aradan yüreğine su serpiliyormuş insanın
'ohh canıma değsin' diyesi geliyormuş.
yüzünde, 'başka biri'nin düştüğü sıkıntıdan insafsızca zevk alan acımasız bir tebessüm beliriyormuş.
:)
hiç de öyle değilmiş.
ne kadar zaman geçerse geçsin aradan yüreğine su serpiliyormuş insanın
'ohh canıma değsin' diyesi geliyormuş.
yüzünde, 'başka biri'nin düştüğü sıkıntıdan insafsızca zevk alan acımasız bir tebessüm beliriyormuş.
:)
3 Aralık 2010 Cuma
bir 'hiç kimseye' -2
takdir ettim bugün yüzsüzlüğe eklenen katıksız çirkefliği.
hem adi, hem soysuz, hem kansız, hem vicdansız olduğunu çok iyi biliyordum.
o yüzden bir de yalancı olman çok şaşırtmadı beni.
aslında biraz hayal kırıklığına uğradığımı da itiraf etmeliyim.
yüreğimde salakça ve çocukça, ufacık bir umut taşıdığımı, bu sabah ayaklarımın dibine düşüp
tuzlabuz olunca farkettim.
bir anlık aptallığıma gelmiş olmalı ki;
gerçekten üzülebilmiş olabileceğine
gerçekten beni görmek isteyeceğine
ve gerçekten beni özlediğine, hatta inanmazsın belki de beni sevdiğine inanmak üzereydim.
neyse ki; çabuk geçti.
derhal, bünyeme baskı yapan iyi niyetimi, bir kaç bıçak darbesiyle kan revan ettim.
kafamın üzerinde uçuşan pembe kelebekleri eski gazetelerle ezdim. aynadaki pollyana gülüşümü tek tokatla yere serdim. yumuşar gibi olan kalbimi, cezasını çekip, daha da sertleşsin diye çarmıha gerdim. tüm boş ve gereksiz umutlarımı kendi ellerimle siyah bir poşete koyup, ihtiyacı olanlara verdim.
şimdi iyiyim, kendime geldim.
az kalsın kendimi 'yıllardır kavuşamamanın romantizmi'ne kaptırmak üzereydim.
toparlanmam yaklaşık 3 dakika sürdü.
kendime inanılmaz bir hızla çeki-düzen verdim.
Ne yazık ki insan, kızgınlıklarını unutmaya hazır yaşıyor. acizleşiyor, affetmetmeye hazır hale geliyor farkına varmadan. şükrediyorum ki; bünyem çok dayanıklı. her türlü darbeye iki katıyla cevap veriyor. üzülmeye, oturup zırlamaya tahammülü yok. avutulmaya ise hiç gelmiyor. açılan yaralarım mucizevi şekilde kendini tedavi ediyor.
yazabiliyor olmak, güzel meziyet. insanın dilinin tutulduğu anlarda inanılmaz işe yarıyor. şaşkınlık lal ediyor insanı da, kalemini elinden düşürmüyor.
hem adi, hem soysuz, hem kansız, hem vicdansız olduğunu çok iyi biliyordum.
o yüzden bir de yalancı olman çok şaşırtmadı beni.
aslında biraz hayal kırıklığına uğradığımı da itiraf etmeliyim.
yüreğimde salakça ve çocukça, ufacık bir umut taşıdığımı, bu sabah ayaklarımın dibine düşüp
tuzlabuz olunca farkettim.
bir anlık aptallığıma gelmiş olmalı ki;
gerçekten üzülebilmiş olabileceğine
gerçekten beni görmek isteyeceğine
ve gerçekten beni özlediğine, hatta inanmazsın belki de beni sevdiğine inanmak üzereydim.
neyse ki; çabuk geçti.
derhal, bünyeme baskı yapan iyi niyetimi, bir kaç bıçak darbesiyle kan revan ettim.
kafamın üzerinde uçuşan pembe kelebekleri eski gazetelerle ezdim. aynadaki pollyana gülüşümü tek tokatla yere serdim. yumuşar gibi olan kalbimi, cezasını çekip, daha da sertleşsin diye çarmıha gerdim. tüm boş ve gereksiz umutlarımı kendi ellerimle siyah bir poşete koyup, ihtiyacı olanlara verdim.
şimdi iyiyim, kendime geldim.
az kalsın kendimi 'yıllardır kavuşamamanın romantizmi'ne kaptırmak üzereydim.
toparlanmam yaklaşık 3 dakika sürdü.
kendime inanılmaz bir hızla çeki-düzen verdim.
Ne yazık ki insan, kızgınlıklarını unutmaya hazır yaşıyor. acizleşiyor, affetmetmeye hazır hale geliyor farkına varmadan. şükrediyorum ki; bünyem çok dayanıklı. her türlü darbeye iki katıyla cevap veriyor. üzülmeye, oturup zırlamaya tahammülü yok. avutulmaya ise hiç gelmiyor. açılan yaralarım mucizevi şekilde kendini tedavi ediyor.
yazabiliyor olmak, güzel meziyet. insanın dilinin tutulduğu anlarda inanılmaz işe yarıyor. şaşkınlık lal ediyor insanı da, kalemini elinden düşürmüyor.
bir vefasızın vedası
gideceğimi biliyordun zaten, şimdi nedir bu isyan, bu sitem?
gitmek için gelmedim mi, sana da zaten başka birinden kopup düşmedim mi?
verdiğim sözleri unut, sana güzel sözler söylediğim anları
kurduğumuz düşleri unut, el ele gezdiğimiz sokakları.
üzgünüm.
ama gittiğim için değil, seni bu kadar umutlandırdığım için.
küsme sakın bana kötüyüm diye, konuşma arkamdan, 'yalancı' deme.
seni sevdim. herkes gibi. herkes kadar.
ama daha fazla değil.
affet.
en deli aşkı bulmaya yeminim var.
dinle de sindir
gitmek için gelmedim mi, sana da zaten başka birinden kopup düşmedim mi?
verdiğim sözleri unut, sana güzel sözler söylediğim anları
kurduğumuz düşleri unut, el ele gezdiğimiz sokakları.
üzgünüm.
ama gittiğim için değil, seni bu kadar umutlandırdığım için.
küsme sakın bana kötüyüm diye, konuşma arkamdan, 'yalancı' deme.
seni sevdim. herkes gibi. herkes kadar.
ama daha fazla değil.
affet.
en deli aşkı bulmaya yeminim var.
dinle de sindir
1 Aralık 2010 Çarşamba
hayat
zaman nasıl güzel ilaç tüm dertlere
başkası söyleyince inanmıyor insan.
mutluluk, çat kapı giriyor kapıdan bazen,
güneş tüm bulutlardan sıyrılıp yüzünü gösteriyor
sokaktan çocuk sesleri geliyor.
farkediyor ki insan; hayat akıyor.
ne üzüntülerin bitmesini, ne kederlerin geçmesini bekliyor.
sen ona küstükçe o sana kucak açıyor.
görmediğin ayrıntıları gösteriyor.
bir çiçeğin açışına, bir yaprağın dalından kopuşuna hayran bırakıyor seni.
gülümsemeye başlıyorsun bir süre sonra istemsiz sokakta yürürken
sokak adlarına bakıyorsun, tanımadığın binaların tanımadığın balkonlarında
hiç karşılaşmadığın ve hatta belki de hiç karşılaşmayacağın insanların
hayatlarını kuruyorsun düşünde.
kesin çocukları vardır diyorsun; ilkokula giden, karı-koca vardır birbirlerine yıllardır bir
kutsal kitaba inanır gibi güvenen. akşam beraber yemek yiyip, televizyon izlediklerini hayal ediyorsun.
basit, olağan ve sıradan bir hayatın huzuru sarıyor bedenini, daha da gülümsüyorsun.
hayat inandırıyor seni, mutlu olacağına. yazıyla, kışıyla, baharıyla, tozuyla, toprağıyla şehrine aşık oluyorsun.
ve sonra bir mucize oluyor. tüm küskünlüklerine, tüm kızgınlıklarına rağmen umutla doluyorsun.
en nihayetinde yürekten inanmaya başlıyorsun çok şanslı olduğuna.
gözlerinden, ellerinden ve adımlarından hatta, akmaya başlayınca sevgi dört bir yana. bir de bakıyorsun gelip buluvermiş seni aşk.
yine, yeniden, bir bilinmeze sürüklemek üzere.
başkası söyleyince inanmıyor insan.
mutluluk, çat kapı giriyor kapıdan bazen,
güneş tüm bulutlardan sıyrılıp yüzünü gösteriyor
sokaktan çocuk sesleri geliyor.
farkediyor ki insan; hayat akıyor.
ne üzüntülerin bitmesini, ne kederlerin geçmesini bekliyor.
sen ona küstükçe o sana kucak açıyor.
görmediğin ayrıntıları gösteriyor.
bir çiçeğin açışına, bir yaprağın dalından kopuşuna hayran bırakıyor seni.
gülümsemeye başlıyorsun bir süre sonra istemsiz sokakta yürürken
sokak adlarına bakıyorsun, tanımadığın binaların tanımadığın balkonlarında
hiç karşılaşmadığın ve hatta belki de hiç karşılaşmayacağın insanların
hayatlarını kuruyorsun düşünde.
kesin çocukları vardır diyorsun; ilkokula giden, karı-koca vardır birbirlerine yıllardır bir
kutsal kitaba inanır gibi güvenen. akşam beraber yemek yiyip, televizyon izlediklerini hayal ediyorsun.
basit, olağan ve sıradan bir hayatın huzuru sarıyor bedenini, daha da gülümsüyorsun.
hayat inandırıyor seni, mutlu olacağına. yazıyla, kışıyla, baharıyla, tozuyla, toprağıyla şehrine aşık oluyorsun.
ve sonra bir mucize oluyor. tüm küskünlüklerine, tüm kızgınlıklarına rağmen umutla doluyorsun.
en nihayetinde yürekten inanmaya başlıyorsun çok şanslı olduğuna.
gözlerinden, ellerinden ve adımlarından hatta, akmaya başlayınca sevgi dört bir yana. bir de bakıyorsun gelip buluvermiş seni aşk.
yine, yeniden, bir bilinmeze sürüklemek üzere.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


