10 Aralık 2010 Cuma

Hikaye-17

elleri titreye titreye çantasından dış kapının anahtarını bulmaya çalışan kadın bildiği tüm küfürleri sıralıyordu içinden. ne zaman lazım olsa ortadan kaybolan eşyalar listesine anahtarı da ekledi beyninde. tel toka birinci sıradaydı, tokaların en eziği, en dandiği ama en lazımı olan bu toka sabahları insanı dakikalarca dip, köşe aratır, bazen en olmayacak yerden çıkar bazen de gün boyu zaptedilemeyen bir görüntüye mahkum ederdi saçları.

en sonunda bulup da çıkarınca anahtarı, çantasının içine baktı hayretle. akla hayale gelmeyecek bir sürü ıvır zıvırla doluydu. mendil, ayna, deodorant, ruj, yarabandı, cüzdan, güneş gözlüğü, kitap, ağrı kesici, nemlendirici, lastik toka, sigara, çakmak, mini şemsiye, orkid, cımbız ve kocaman bir köpek anahtarlıklı anahtar. sanki baktığı kendi çantası değilmişçesine, az önce birinin kolundan kapıp da bulduğu ilk köşede içine bakan bir yan kesici edasıyla baktı kuru kalabalığa bir süre. Bu bavuldan bozma çanta ve içinde taşıdığı ufak güzellik salonu cevap olabilirdi çektiği omuz ağrılarına.

asansörün aynasından yüzüne baktı, yaklaşık bir saat önce işlediği günahı unutup da nasıl şu kolundaki çanta hakkında dakikalarca düşünebildiğine şaştı. topuklu ayakkabılarıyla, dizinin üstüne kadar inen deri mantosuyla, at kuyuruğu yaptığı kızıl saçlarıyla ve kocaman pahalı kırmızı çantasıyla çok güzeldi. daha geçen hafta 35 yaşına girdiğinde nasıl ağlama krizine girdiğini hatırlayıp gülümsedi. aslında gülümsesinin süt beyaz gerdanındaki pırlanta kolye olduğunu anlayınca dondu kaldı yüzündeki tebessüm. kocasının cömert hediyelerinden yalnızca biriydi. ve o, daha az önce, boynunda bu kolyeyle başka bir adamın yatağından kalkmıştı.

kendini salondaki konforlu koltuklardan birine atıp, gözlerini kapadı. derin derin nefes alıyor, yaşadığı yasak anları düşünüyordu. nasıl bu kadar kolay olmuştu anlamıyordu. başka birine kapılmak, hem de aşık bile olmadan, azıcık naz yapmadan, evliliğini ateşe atma pahasına, hangi cesarete dayanarak böylesi bir riski göze alabilmişti? artık ergenlik çağında değildi. ilk gençlik zamanları ise çok geride kalmıştı. yolun yarısında, tamı tamına 35 yaşında içine atladığı bu macera muhhakkak ki bir şeyleri değiştirecekti. ya silgi misali bugüne dek yaşadıklarını görünmez edecek, ya kalem gibi, yarına dair yeni şeyler söyleyecekti.

soyundu, üzerinden çıkardıklarını kirliye atma gereği bile duymadan suyun altına girdi. yıkandı, çıktı. kendine bir bitki çayı yapıp yeniden bir koltuğa ayaklarını toplayarak oturdu. salonun bir cephesi olduğu gibi camdı ve karşıda, insanın içine akacakmış gibi duran boğaz manzarası vardı. kadın, kocasının bu evi ilk aldığında nasıl mutlu olduğunu hatırladı. günlerce bu odadan çıkmamış, şu camdan bakmaya doyamamıştı. oysa şimdi nasıl da sıradan geliyordu, nasıl da sıkıcı.

evliliklerinin üzerinden 9 yıl geçmişti. büyük bir aşk değildi. en azından kadın için değildi. 26 yaşında güzelliğinin zirvesinde gelen bu evlilik teklifi, reddedilemeyecek güzellikteki parlak ve zengin dünyanın kapılarını sonuna kadar açmıştı. kadın, para için bu evliliği yaptığını kendine asla itiraf edemedi belki ama kocasının, kendisine sadece güzelliği için kapıldığını, henüz evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmeden başlayan ihanetleriyle anladı. zaman acımasızdı. insanın sadece masumiyetini değil, gençliğini de alıp götürüyordu. Etraf 20'li yaşlarının baharında yüzlerce kızla doluydu ve parası olan bir adam eğer ki sadaket duygusundan bihaberse, önüne her gelen genç, güzel, taze kızla çekinmeden beraber oluyordu.

İlk zamanlar kadının evdeki eşyaları kırmasıyla son bulan kavgalar, zamanla sessiz bir anlaşmaya dönmüş gibiydi. adam istediğini yapıyor ama kadına da dilediğini veriyordu. sonsuz bir rahatlık, para ve konfor. ruhunun satılmışlığına ilk zamanlar alışamayan kadın zamanla bunu da atlatmıştı. üzerine evler, arsalar, arabalar yapılıyor, kadının kasasından tapular taşıyordu. 

öyle ki adam, kiminle yatarsa yatsın, yattığı kadın hangi coğrafyaya ait olursa olsun ve bu kadınların hatları altın orana dahi sahip olsa, karısından vazgeçemiyordu. karısının vücudundan aldığı zevki, onun teninden aldığı tadı, dünyayı gezse bulamayacağına inancı tamdı. bu sevgi değildi, aşk da değildi. bu insanın ağzında acı bir tat bırakan katıksız hazdı. ama aldatıyordu. aldatmak onun tedavisi olmayan hastalığıydı.

kadın bir sigara yaktı. güzel ellerine, dolgun göğüslerine, uzun bacaklarına, bakımlı ayaklarına, dümdüz göbeğine baktı. zerre kadar pişman olmamanın huzurunu duydu taa içinde.

kocasının onu aldatması, özgüvenini asla zedelememişti.
onurunu kırmamıştı.
son 7 senedir bir kere bile üzmemişti.
rahatını bozmamıştı.

ama ne yazık ki kadın, kadın olmanın en belirgin ve en tehlikeli özelliğine yenilmişti. içi cız etmemesine rağmen, intikam almak istemişti. 'bana bunu yapmamalıydı' ana fikriyle hareket etmiş, kocasının gözünden sakındığı, favori bedenini, bir başka erkeğin dölleriyle süslemişti. 

mutluydu. parası vardı, güzeldi, arzu ediliyordu. ve en önemlisi artık kocasıyla oynadığı bu evlilik oyununun eşitti skoru.

kültablasında söndürülmüş olmasına rağmen hafif hafif dumanı tüten sigarasına baktı kadın. daldı. gözlerinin içinde iki riyakar fahişe kadehlerini tokuşturmaktaydı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder