28 Şubat 2011 Pazartesi

bazı kadınlar

her kadın cesurdur ve her kadın korkaktır kimsenin tahmin edemeyeceği kadar. her kadın hem gitmek hem kalmak ister. ister ki ne yaparsa yapsın sevsin onu geride bıraktığı her erkek ve ister ki gideceği her erkek daha da fazla sevsin. kararsızdır her kadın.

her kadın suskundur, her kadın çok konuşur gerçek duygularının bir kısmını her zaman saklayarak. yalnız olmak istemez hiç bir kadın, boğulmak istemez bir yandan da uzun süren ilişkilerin içinde.

bıkkındır her kadın; öncelikle kendinden.

her kadındır aşıktır hep, bildiği yada bilmediği birine. aşka aşıktır her kadın.

ve bazı kadınlar ait olamazlar hiç kimseye, kendi cezalarını da, infazlarını da yaparlar. üzülürler ama giderler yine de. der ki o'na bazı erkekler; 'sen buna mahkumsun, her zaman birilerine veda edeceksin ömrün boyunca.'

hep, geride sevdiklerini bırakarak yol alır bazı kadınlar. eksile, eksile yaşarlar. küçücük kaplerinin sınırlarını sonuna kadar zorlayarak, hep birilerini sevmeye çabalayarak, aşık olarak hayatlarına giren her erkeğe ama bırakarak yine de, üzerek, üzülerek ve en kötüsü hayal kırklığına sürükleyerek herkesi, bir şekilde, ayakta durmaya mecali kalmasa da yaşarlar; yaşamaya mecbur olarak.

25 Şubat 2011 Cuma

arabesk masallar-1

koca bir duman halkası çıktı kadının ağzından, yavaş yavaş dağıla dağıla ilerledi. kadın, boynunu hafif sağa yatırmış, sigarayı tutan kıpkırmızı ojeli sol elini davetkar bir biçimde sergiliyordu sanki. ojeleriyle aynı renk olan rujunun izi çıkmıştı sigarasının izmaritinde. kömür kömür bakıyordu karşısındaki adama. zehir gibi bakıyordu.

adam baktı karşısındaki kadına, 'kim bu?' dedi içinden. 'bu o mu gerçekten?' elbet bir farklılık bekliyordu erkek onca yılın ardından ama bu değişim inanılmazdı. bu kendine güven çok fazlaydı.

kadın simsiyah saçlarıyla oynamaya başladı birden. konuşmuyordu. adam konuşana kadar ve hatta o konuştuktan sonra bile ağzını açmayacaktı. soruların ısrarla sorulmadığı zaman cevap bulabildiğini öğrendiğinden beri susmaktaydı. 



**

bir zamanlar bir kadın ve bir erkek gençliklerinin en taze yaşlarında birbirlerine aşık olmuş. öyle bir aşk ki, ne engel tanımış ne itiraz. anneler abiler kavgalar etmiş, kan dökülmemiş ama iki ailede birbirlerine ömür boyu yetecek nefret biriktirmiş hep içinde. bir taraf 'kızım o cılıza mı kaldı' derken, öte taraf  'o kızdan gelin mi olur' diye tantana yapmış. işin içine mezhep sokulmuş, ırk sokulmuş, ama hiç bir tanesi sevdalıları yıldırmamış.

gel zaman- git zaman büyümüş bu aşk, herkes yavaş yavaş saygı duymaya başlamış. kız şehir dışına gitmemiş okumak için, istemeye gelenlere sırt dönmüş hep, beklemiş; beklemiş ki erkeğin okulu bitsin, eli ekmek tutsun, tutsun ki; evlensinler.  

bazı geceler kız, abisiyle paylaştığı ufacık odada, uyumadan uzun uzun hayaller kurarmış. küçücücük dünyasının minicik hayalleri. bir ev, kutu gibi, içinde oyunlar oynayan çocuklar, bebekler, pişen yemeklerin güzel kokusu ve erkek, onun erkeği, hayatının aşkı. sonra kızarırmış, erkeğin büyük ellerini düşünürmüş, tenine değen, kalçalarını okşayan ellerini, hemen sonra utanırmış, babam 'duysa kendimi ona teslim ettiğimi' diye. gelinlikler görürmüş düşünde, kabarık kabarık upuzun duvağı olan gelinlikler. yemin edermiş uyumadan hemen önce, 'ne abimin azarları ne babamın tokatları, ben bu adamla evleneceğim, mutlu olacağım, çocuklarımda kendi çocukluğumu unutacağım.'

erkek severmiş kızı ama dirayetli değilmiş kız kadar. annesi 'sen okudun, o kız okumadı, nasıl olacak bu iş, evliliği kolay mı sanıyorsun, yarın bir gün arkadaşlarının içine çıkarmaya utanmayacak mısın, hem o aile fakir, yarın bir gün bir bakarsın iki evin de yükü omzuna binmiş, altından kalkamazsın' dediğinde susarmış. korkarmış. ya aşk yetmezse diye korkarmış, ya gerçekten utanırsam. sonra kızın mahsun, utangaç gözleri gelirmiş gözlerinin önüne, dolgun göğüsleri, kaymak gibi teni gelirmiş, erkeğin içini yakan kavuran bir vicdan azabı başlarmış. 'yok' dermiş, 'çok seviyorum anne'.  işlediği günahı unutmazmış, 'evlenmem lazım'


günler, geceler, haftalar,aylar derken geçmiş yıllar, aşkın eski parlaklığı, kokusu, tedirginliği ya da heyecanı yerini sapasağlam bir güvene bırakmış. artık 'acaba ne diyecek'ten ziyade, 'kesin şunu diyecek'ler varmış. 

kurulacak hayaller bitince, sona erince tutkulu sevişmeler, kalmayınca çeyize konulacak yeni bir eşya ve bulunca erkek iyi bir iş kız korkmaya başlamış. 'evlenmeliyiz' demiş birdenbire, durup dururken. kızın karakteri özetle, saf, iddiasız, sadık, saygılı ve kaderciymiş. o yüzden şaşırmış erkek bu çıkışa. 'ne acelemiz var' demiş erkek. erkeğin karakteri özetle, hırslı, iki yüzlü, karasız ve değişkenmiş. o yüzden şaşırmamış kadın bu soruya.

**
aylar sonra yağmurlu, kapalı, suratsız bir güne gözünü açmış kız. mutsuz mutsuz camdan dışarı bakmış, umutsuzca dönüp çeyiz sandığına. evi toparlayıp, alıp eline bir fincan çay oturmuş anasının yanına. 'bak kızım' demiş annesi. 'ben cahil bir kadınım. burnumu çıkarmadım yıllardır şu evden. ama bir bildiğim vardır. eğer umduğunu bulamazsan yıkılmayacaksın, eğer yüreğin yanarsa ağlamayacaksın, yalvarmayacaksın, acımayacaksın.' kız, şaşkın şaşkın bakakalmış annesinin yüzüne, ama dediklerini de aklına bir güzel kazımış. 

derken; kuşların cıvıldadığı, çocukların dışarda koşuşturduğu, mahallelinin kapının önüne toplanıp, bir yandan çekirdek çitleyip, bir yandan dedikodu yaptığı, güneşin kollarını iki yana doğru sonuna kadar açtığı bir haziran günü,
erkek birdenbire su gibi, ömür gibi, kuş gibi bir daha dönmemecesine gitmiş.    

ne bir laf etmiş, ne bir mektup bırakmış geride, verdiği sözleri, girdiği günahları, ettiği yeminleri ve bir zamanlar sımsıkı tuttuğu kızın ellerini bırakarak ardında kayıplara karışmış.

kız ne omzunu düşürmüş öne, ne de alev alev yanan gözlerinden bir damla yaş akıtmış, çökmemiş, yıkılmamış sadece yıllar sürecek bir suskunluğun tutsağı olmuş.


***



'özür dilerim' dedi adam.

şoke oldu kadın. bu sözü duymayı o kadar uzun zamandır ve o kadar yoğun bir istekle bekliyordu ki; lafın yarattığı etki kadını inanılmaz bir hayal kırıklığına uğrattı. sanıyordu ki; bu lafı duyunca sönecek öfkesi, dinecek yılların kırgınlığı, bitecek düşmanlık.

ama hiç birini hissetmedi, bu sözler kadının kulağını şöyle bir yaladı geçti.
dik dik, insanın gözlerinin içine içine bakan gözlerini sabitledi erkeğin titrek bakışlarına bekledi.

'ben, korktum' dedi adam. 'gençtim, gençtik, olabileceklerden, anlaşmazlıklardan, sorumluluklardan korktum. giderken veda etmedim, çünkü bırakamazdım seni, biliyordum, en güzeli sessizce gitmek diye düşündüm, zamanla unuturum dedim, başka birini severim, o da beni unutur, evlenir belki dedim'. bir an, kısa bir an sustu erkek. kızın başka biriyle evlenmesinin çok zor olduğunu, daha gencecikken kızı koynuna nasıl aldığını anımsadı. 'hatalar yaptık' dedi. 'onarılması güç hatalar, ben bu hataların bedelini ödeyemedim. verdiğim sözleri tutamadım, seni yapayalnız bırakıp kaçtım, hiç bir şeyi değiştirmeyecek ama yeniden özür dilerim, her şey için, içine akıttığım zehir için, hayatını alt üst ettiğim için, güvenine layık olamadığım için, tekrar tekrar binlerce kez özür dilerim. böyle kelimelere dökülünce çok anlamsız biliyorum ama inan ki üzgünüm. unutmadım hiç. yaptıklarımı, yaşattıklarımı unutmadım. dönemedim de. biliyor musun, bir kere gitmeye alışmayagörsün insanoğlu herşeyden koşar adım uzaklaşıyor sonra. yani gitmek sadece cesurların işi değil, korkakların da işi. o zamanlar bunu bilmiyordum. meğer kalmak, yüzleşmek olası her sorunla; güçlendirirmiş adamı, ayağını yere bastırırmış, bazen gitmek değil, kalmak lazım gelirmiş. bilemedim. yanıldım. '


baktı kadın erkeğe, yaşlanmıştı biraz. saçlarında aklar vardı artık. gamzeleri aynıydı, kaşlarının yay gibi gerilişi de. elleri kocamandı hala ve güzel. vitrindeki bir elbiseyi inceler gibi uzaktan inceledi adamı kadın dakikalarca. gözlerine baktı sonra yeniden, belli ki bir cevap bekliyordu erkek. ama ne diyebilirdi ki kadın. cevabını merak ettiği bütün soruları yanıtlamıştı zaten erkek konuşmasında. hem ne gerek vardı allah aşkına. neyin hesabını sorabilirdi bunca zaman sonra, içinden de gelmiyordu hem. 'vay be' dedi içinden, sonra erkeğe döndü;

'eğer vicdanın rahatlayacaksa affettim seni' dedi.
'seni çok uzun zaman önce affettim ben, azad ettim hayatımdan, nefret yükünü attım omzumdan, yıllar önce gittiğinde sandım ki; nefes alamayacağım bir daha, bir daha kimseye gülümseyemeyeceğim, hiç bir şeyden keyif alamayacağım asla. ama öyle olmadı. zaman gerçekten de merhemmiş her yaraya. sadece sustum senden sonra, gereksiz geldi kelimeler, anlatamaya çabalamadım, anlamaya uğraşmadığım gibi, soru sormadım, isyan etmedim, ah etmedim arkandan. sustum. sen, giderken yanında sesimi de götürdün. seni bulup da geri alamadım. bazı geceler yine rüyalarıma girdi uzun yıllar kurduğum düşler, kovdum. çeyizimi dağıttım, tüm o el emeği, göz nuru işleri, gerçekten mutlu olacaklara. senden sonra güldüler bana, 'Delirdi' dediler. yine sustum. anladım ki konuşmak ne bir gidişi durdurabiliyor ne de bir fikri değiştiriyor, konuşmak, yorulmaktan başka bir şey değil'

erkek bekleyiş dolu bir surat ifadesiyle bakmaya devam ediyordu kadına; 'konuşmayacak mısın, kızıp, bağırmayacak mısın bana, sormayacak mısın 'neden' diye'   

kadının içinden ardarda kurduğu cümleleri duymadı erkek. ağzını açıp da tek bir laf etmedi kadın. sessizliğin tiz sesi yırtmaya başlayınca erkeğin kulaklarını kalktı oturduğu yerden; hafif sitemli 'gidiyorum' dedi. 'Bana bunca yıl sonra tek bir cümleyi benden esirgediğini unutmayacağım.'

yeni bir sigara yaktı kadın, dumanı doldurdu ciğerlerine, yumdu gözlerini, hafif bir tebessüm oluştu yüzünde. 
eski, saf sevdasının yerinde, fettan ve suskun bir kadın bulmanın öfkesiyle hızlı hızlı kaçıyordu erkek yine, günahın nefesi ensesinde, kadının sesi hala cebinde.

23 Şubat 2011 Çarşamba

yaklaşma!

yapılmadığı zaman güzel olan şeyler var, yaşanmadıkça değer kazanan.
ertelendikçe arzulanan.
dokunamadıkça esiri olunan.
söylenmediği zaman kıymetli olan laflar var.
sanki harflere bürünürse büyüsü kaçacakmış hissi yaratan.

uzakken büyüleyici, uzakken güzel ve uzakken kusursuzdur her aşk
yaklaştıkça alev alev yakan, yaşanan her güzel duyguyu kül edip savuran.

'var'dır bir hayır

verip de tutmadığım sözler var.
söyleyip de yapamadıklarım.
hayallerim var, boyumdan büyük.
umutlarım var içimde sakladığım.
korkularım var gözlerimin derininde
kurallarım var kimseye sormadığım.
ikiyüzlülüklerim var, yalanlarla parlattığım.
ve yüreğimde kocaman bir kararsızlık var
ömrüm boyunca kurtulamayacağım...

22 Şubat 2011 Salı

insan bazen...

ne kadar yaşarsa yaşasın bazı şeyleri hiç bir zaman öğrenemiyor insan. kural koyamıyor, 'bu iş böyle olur' diyemiyor. hayat, tam da 'daha ne yaşayabilirim ki' derken, öyle güzel, öyle kurnazca oyunlar oynuyor ki insana, bozuluyor ezberler. tadılmamış günahlar, hissedilmemiş vicdan azapları çıkıveriyor ortaya ansızın. insan, aslında mantıklı olanı biliyor, hangi yolun daha güvenli olduğunu ama tehlikeden asla vazgeçemiyor. sapıyor yolundan bazen, karanlık sokaklara dalıyor, kuduz köpeklerle karşılaşıyor tenhada bazen, bazen pis sokaklarda kendini buluyor. 

gidecek yer olmadığı zaman, insan çaresiz kendi içine kaçıyor. yalanlar söylüyor, oyunlar oynuyor, kendisini kendi hayatının tanrısı sanıyor, yeniden kader biçiyor. bağlamış gözüne ince bir tülbent, tamamen içgüdüsel davranıyor. o güne dek yazılmış, çizilmiş, uygulanmış ve kabul görmüş tüm ahlak kurallarını hiçe sayıyor. 'ben' diyor, 'ben böyle olsun istiyorum'. ne ödeyeceği bedellerden korkuyor, ne de bir diğer günü düşünüyor. 
bunun adının; cesaret olduğu kadar ikiyüzlülük, çılgınlık olduğu kadar sadakatsizlik olduğunu da adı gibi biliyor.

böyle davranırsa, doğru olana er ya da geç erişeceğini sanıyor.

ama ne yazık ki hayat böyle işlemiyor. hayat; gerçekten cesaret sahibi olana, kazanmak uğruna kaybetmeyi göze alana, vazgeçmeyi bilene cömert davranıyor.

insan bazen kendi içine kaçıyor, saklanıyor, susuyor, yeni kararlar almaya çalışıyor, korkuyor, ama neden, kimden, nasıl, hiç birinin cevabını bilmeden sadece, katıksız, kokusuz ama ağır bir korku duyuyor, çıkıyor saklandığı yerden, gülücükler dağıtarak devam ediyor yaşamaya bıraktığı yerden, bir yüreksiz olarak yaşamaya mahkum oluyor.   


yüreksiz, mutsuz ve yalnız.  

16 Şubat 2011 Çarşamba

gitmek ama nereye?

bırakıp bütün ayak izlerimi bu şehirde vedalaşıp teker teker herkesle, ne bir bavul ne bir anı tek bir çantayla gidiyorum artık. şu saatten sonra ne sen durdurabilirsin beni, ne bir başkası. adım adım gezdiğim, gülümseyerek izlediğim sıkıcı şehrimden kaçıyorum. burda yaşanan herşeyi burada bırakarak, düşleyerek olası güzel günleri, gidiyorum.


zaten yıllar sonra anımsayamayacağım onlarca güzel hatırayı bu bozkırın topraklarına gömüyorum. ne yorgunum sandığın gibi, ne bıkkın ne de yılgın. ben artık bu şehire sığmıyorum. ne en umutsuz anlarda bastıran yalnızlıktan, ne de insanı hayatı zehir eden pişmanlıktan korkuyorum.


parasız, umutusuz ve bazen çaresiz kalmayı göze alarak, çırparak yüreğimin pisliklerini bir kilim misali camdan, kendimi bilinmezliğin kucağına atıyorum. tanımadığım bir şehre, tanımadığım insanlara gidiyorum.

ve biliyorum; gittiğim yer de dar gelecek bana. bir gün bir yerlere tam anlamıyla ait olmayı umuyorum.

4 Şubat 2011 Cuma

geçmiş geçer mi?

ne güzel olurdu görmek seni yıllardan sonra
arınmışken tüm kızgınlıklarımdan
kazımışken aklımdan sana dair ne varsa
ne güzel olurdu.
başka bir gözler görebilmek seni
oturup konuşmak saatlerce
bir yabancı, bir el gibi.
ve ne güzel olurdu yeniden tanımak seni, sil baştan.
alışmak adım adım, tanımak ağır ağır.


ama böylesi bir başka güzel. yaşamışız, bitirmişiz. iki ayrı 'zaman'a binip, uzak uzak diyarlara gitmişiz.
oturmuşuz şimdi, bakıyoruz birbirimize. geçen zamana şaşıyoruz. 'oldu mu o kadar ya' diyoruz. oysaki bunu çok iyi biliyoruz. çay içiyoruz. ben senin o bardağı tutan ellerinin her bir noktasını ezberlemişim, sen bardağı götürdüğüm dudaklarımın. ama yabancıyız artık. yabancılaşmışız. şaşıyorum bazen. iki insan nasıl bu kadar yakınlaşıp, bu kadar uzaklaşabilir birbirinden. uzaklaşmanın sebebi yakınlaşmak mı acaba? hani öyle hem bir adım olsaydı aramızda kopmakda zorunda kalmazdık belki. ama demek ki yaşayınca herşeyi dibine kadar, sömüre sömüre tükentince sıfırı, iki uzak noktaya düşüyor iki ayrı insan. yaralarını iyileştirmek için yaraladıklarından kaçıyorlar. kaçar gibi bir günahtan.


ama şimdi bakıyorum da;  sende kalmış benim hayallerim, masumiyetimi yanıma almayı unutmuşum senden giderken, seninde gülüşün bende kalmış gibi. yıllarca hep somuttun mu gerçekten. iyileşmiş miyiz orası da meçhul. ağır aksak yaşamışız işte günahlarımızı hiç unutmadan.


yani demem o ki; bitmiyor hiç bir aşk. hiç bir gelen bir öncekini aratmıyor belki ama unutturmuyorda. mutsuz da etmiyor. üstüne basıp geçiyoruz, ayağımızın altında izi kalıyor yaşanmışlıkların, silmekle çıkmıyor, leke değil çünkü.


çayımı bitirip, öpüp seni yanağından, gideceğim az sonra yanından. garip. bir daha ne zaman, nerde karşıma çıkacaksın bir daha, ömür yetecek mi acaba? önemi yok. anladım ki bugün ben sendeyim hala, sen içimdesin hep. gerisi yalan, gerisi teferruat, gerisi önemsiz. iyi gördüm seni ve bundan sonra kendine daha iyi bak.