28 Aralık 2010 Salı

cesaret ister

hasrete teslim olmanın ne demek olduğunu bilemezsin sevgilim.
insanın kendisini acının kollarına bırakması hem de tüm ağırlığıyla
tahmin bile edemezsin hüznün yarattığı bağımlılığı
insanın içini parçalayan şarkılara duyduğu hayranlığı bilemezsin.
bir dal sigaranın, bir kadeh içkinin dostluğunu anlamaya, yaşadıkların yetmez.
hem onurlu, hem aşık olmanın o kıldan ince, kılıçtan keskin köprüsünde yürümeye gözün kesmez.
gücün yetmez sevgilim, hem aç, hem uykusuz, hem aşksız kalmaya gücün yetmez.
o yüzden 'üzülme' deme artık, 'seni anlıyorum' deme.
nasıl sen varken, sana değil, seni sevmeye aşıktım.
şimdi sensizliğe vurgunum.
o yüzden yürü git yoluna. hesabım seninle değil benim.
kendimle.

24 Aralık 2010 Cuma

şizofren

ne de olsa, severim üzülmeyi
hüzün besler beni.
biraz dargınlık, az buçuk kırgınlık
bünyemin vazgeçilmezi.

hani diyorsun ya; 'bensiz yapamazsın'
büyük laf ediyorsun.
farkında değilsin ki; seni çok da sevmediğimi.
sever gibi yapıyorum, yalandan, oyundan.
ölürmüşüm gibi davranıyorum sanki sen olmazsan.

istiyorum ki gittiğinde bugün ya da yarın
şaşır halime.
şok ol, nasıl  'bu kadar iyi' diye.
istiyorum ki, kendini tek san.
vazgeçilmez san.

elimi çektiğim anda altından, çakılacaksın bu ilişkinin en üst katından buz gibi yere.

ama yine de, ne olursa olsun ayrılık, üzüyor insanı be..

ne de olsa, severim üzülmeyi
hüzün besler beni.
biraz dargınlık, az buçuk kırgınlık
bünyemin vazgeçilmezi.



çok da sorun olmaz yani.

22 Aralık 2010 Çarşamba

sol taraftan kalkmak

lanet bir gün bugün.
mutsuz.
suratsız.
umutsuz
kompleksi bir gün.
kavgacı.
alaycı.
arsız bir gün.
alıngan,
sıkılgan,
kırk yıllık düşman.

bugün günlerden çarşamba
alfabenin tüm harfleriyle, bıkmadan küfür ettiriyor insana.

20 Aralık 2010 Pazartesi

namümkün

nasıl mümkünse tek lokma ekmekle kalmak hayatta
bayılmamak açlıktan.
gram uykuyla çalışabilmek saatler boyu.
bir yudum su ile yetinebilmek günlerce.

sensiz yaşamak da mümkün elbet.
eminim beni öldürmez yokluğun.

en azından 'varlığın'dan daha çok yaşatacağı aşikar.

17 Aralık 2010 Cuma

çizgili pijamalı çocuk


okuyun, izleyin, muhakkak...

ben artık gidiyorum

"ben gidiyorum artık, bana ayrılan zaman bu kadarmış kollarında. farkındaysan gülümsüyorum. gözyaşlarımı tüketmişim, kalmamış son vedaya. 'artık'tan kastım, çok zorladık sanki, yani sana 'bu son' demek istiyorum, bu gidişin bir dönüşü olmayacak. anla diye yapıyorum.

aslında sana hala inanılmaz bir şevkat besliyorum, sevgi değil de, acıma da değil de, böyle kardeşimden ayrılır gibiyim şuan. umarım benden sonra çok daha derin duyguları olan biri bulur güzel gözlerin.

denedik, olabileceğin en iyisini başardık sevgilim. daha güzel olabilir miydi, inan bilmiyorum, belki de düşünmeye geç kaldım bunu, şimdi sana yalan söylüyorum.

iki yabancı olmamıza tek bir adım kaldı artık. sana sırtımı dönüp bu zamana kadar cesaret edemediğim ileri doğru atacağım tek bir adım.

eğer varsa dilinin ucuna gelen bir söz, bir nefes yutma. kus içinde ne var, ne yoksa. kulak kesildim seni dinliyorum, sensizliğin tınıları tırmalıyor kulaklarımı yüzümü buruşturuyorum.

virgüllerle uzattığımız ilişkimizin son noktasıdır artık. madem ki susuyorsun ve kabulleniyorsun kayıtsız şartsız benimle ayrı düşmeyi.....

o zaman ben artık gidiyorum"

değişim

deseydin ki; "ver elini, gidelim dünyanın başka bir ucuna. başka topraklarda, farklı coğrafyalarda kavrulalım. bırakalım ne var yoksa burada. sadece sen ve sadece ben. gidelim. uzaklara. daha da uzaklara. görünmez olalım, bilinmez olalım. gezelim, keşfedelim kuytu köşeyi. sadece sen ve sadece ben. denizler, dağlar ardına ve söz ver yüzünün kırıştığına ilk ben şahit olayım?"

bir dakika bile tereddüt yaşamadan düşerdim peşine.

ama şimdi desen ki; " uzat elini tutayım "

düşünürüm.   

16 Aralık 2010 Perşembe

nefret üzerine

herkesten nefret edemez insan.
öyle güçlü bir duygudur ki nefret, haketmek lazım bazen.
mesela sokakta gördüğünüz, ya da yeni tanıştığınız birinden nefret edemezsiniz kolay kolay.
gıcık olabilirsiniz, sempati duymayabilirsiniz ama bu asla nefret olmaz.
bir kızın, hala sevdiği eski erkek arkadaşının yeni sevgilisine hissetiği de nefret değildir mesela
kıskançlıktır.
bie kadının, belki çapkın, belki sorumsuz kocasına hissettiği de nefret değildir.
hayal kırıklığıdır.
savaşa, haksızlığa, adaletsizliğe, soykırımlara, yıkımlara duyulan da nefret değildir
kızgınlıktır.
bir kızın annesine, babasına, sırf kendisini anlamıyorlar diye beslediği duygu da nefret değildir
gençliktir, ergenliktir, yalnızlıktır.
aldatılan, ihanete uğrayan, kanayan bir kalp sahibinin hissetiği o yakıcı şey de nefret değildir.
hırstır.

nefret çok güçlü duygu. bileşeni tek değil. hamurunda geçmiş olmalı, hamurunda doğuştan gelen bir yara olmalı. bir insandan nefret etmek, yük olur insanın omzuna, ağır gelir. aşk gibidir nefret. ölümlere sebep olabilir. kendi canına kasedebilir insan kurtulabilmek için nefretten. kandadır çünkü nefret, damarlardadır.

öyle ki, bazen kendi babasından bile nefret edemez insan.
kızamaz.
yüzüne tüküresi gelmez.
ölsün istemez, yaşasın istemez.

çünkü nefret güçlü duygu, herkese hissedilemez.

ve bu henüz en kibar halim

hayatın mahvolmuş haberin yok. farkında değilsin içinde yüzdüğün sahteliğin.
söylediğin yalanlar arka arkaya dizilmiş, yol olmuş, uzuyor cehennemin dibine.
sivri dilin, yılan dilin ne zaman çıksa, koca bir kara deliğe benzeyen ağzından, muhakkak birilerini zehirliyor .
ya da kimilerinin kıçlarını yalıyor. 
ortan yok senin. adalet tezarin, duygusal zekan, merhamet hissin yok. iyilikten bihabersin.
işine bir gün, bir yerde yaramayacağını bilmediğin hiç kimseye gülmezsin.
'sevgi tam olarak nedir', 'insanlık, fedakarlık nedir' diye sorsalar, bilmiş bilmiş cevap verirsin, inandırırsın da bildiğine belki ama ben bilirim içindeki çöplüğü senin.
güvenip de yaslanılmaya gelmeyen dayanıksız, çürümeye yüz tutmuş bir duvar gibisin.
nankör, sinsi sinsi bakan çirkin bir kedi gibisin.
kendini gördüğü her erkeğe pazarlamaya çalışan geçgin bir fahişe gibisin.
ve bir arka sokak kadar, bir cinayet mahali kadar tehlikelisin.
kendi krallığının muazzam yalnızlığında, belki bir kaç iktidarsız kölenle yaşlanacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek olmadığını çok iyi bilmelisin.

15 Aralık 2010 Çarşamba

'kış'a yergi

kış, ağır mevsim, yük olan insanın yüreğine.
zaman ağır, hava ağır.
insanın ayaklarına, üzerlerine giydikleri şeyler ağır.
ulaşılması gereken yerlere varış ağır.
uyanmak zor.
karda, çamurda yürümek zor.
elleri, kulakları ısıtmak zor.
güneşli havaların aksine, umut etmek zor.

kış, ağır mevsim.
ve ben gereksiz yükleri günahım kadar sevmem.

 

14 Aralık 2010 Salı

mağdur yolcu

acımasız otobüs şoförleri gibisin...
peşinden koşmama rağmen durmayan,
otobüsün içindeki herkese beni rezil eden,


tam dermanım kesilip de, koşmayı bıraktığım anda, yavaşlayan
'sen istediğinde değil, ben istediğimde olur' edasıyla kapını açan.

saçma sapan frenler yaparak midemi bulandıran
kaloriferleri açmayarak beni donduran
hep dolambaçlı yollardan giderek,
hayata geç kalmamı sağlayan
içine benden başka onlarca insan alıp, kalbimi sıkıştıran
ama buna rağmen 'biraz daha ilerle' diyebilme cüretini bulan.

artık taşıp da sabrım inmek isteyince ben,
kapıya yanaşmama rağmen
'düğmeye basmadın' diye durakta durmayan.

istediğimde binemediğim gibi istediğim de inmeme de izin vermeyen.
sonra bir kuytuda, sonra bir karanlıkta, sonra bir ıssız da beni dışarı iten
'burası son durak, kusura bakma' diyen.

kötü bir yolculuk, yoldaşlık yetmezmiş gibi
bir de kaybolmama, uzunca bir süre yolumu bulamamama sebep olan.
acımasız otobüs şoförleri gibisin...

13 Aralık 2010 Pazartesi

megaloman

sen de çok iyi biliyorsun ki eğer gidersen; saçma salak bir heves uğruna başka kollara çok özleyeceksin beni.

umdukların aynı olsa da, benzer olmayacak buldukların.
benim yanımda olduğu kadar mutlu olamayacaksın
gülemeyeceksin, dalga geçemeyeceksin hayatla.

çok iyi farkındasın ki asla affetmem seni
geri de dönemeyeceksin bu yüzden
pişman, suçlu, zavallı bir köpek gibi kapımda yatacaksın.
bile bile, göre göre, asla sana geri gelmeyeceğimi.

fikirlerimi özleyeceksin
sözlerimi, kaba laflarımı hatta
huysuzluklarımı, kıskançlıklarımı
beynimi özleyeceksin,
yetmeyecek sana kaymak gibi tenler doyduğunda yeterince
etten daha fazlasını isteyeceksin.
bacaktan, dudaktan, ince belden daha fazlasını..

bulamayacaksın.

ben gitmiş olacağım.
çoktan seni unutmuş olacağım.
okunmak için bekleyen onlarca kitabımla birlikte, kendimi yollara, yeni yeni ufuklara vuracağım 

ve sen, zaten  hakettiğinin 'bu' olduğunu anlamayacaksın hiç bir zaman.
sana zaten bir kaç beden büyük olduğumu...

10 Aralık 2010 Cuma

Hikaye-17

elleri titreye titreye çantasından dış kapının anahtarını bulmaya çalışan kadın bildiği tüm küfürleri sıralıyordu içinden. ne zaman lazım olsa ortadan kaybolan eşyalar listesine anahtarı da ekledi beyninde. tel toka birinci sıradaydı, tokaların en eziği, en dandiği ama en lazımı olan bu toka sabahları insanı dakikalarca dip, köşe aratır, bazen en olmayacak yerden çıkar bazen de gün boyu zaptedilemeyen bir görüntüye mahkum ederdi saçları.

en sonunda bulup da çıkarınca anahtarı, çantasının içine baktı hayretle. akla hayale gelmeyecek bir sürü ıvır zıvırla doluydu. mendil, ayna, deodorant, ruj, yarabandı, cüzdan, güneş gözlüğü, kitap, ağrı kesici, nemlendirici, lastik toka, sigara, çakmak, mini şemsiye, orkid, cımbız ve kocaman bir köpek anahtarlıklı anahtar. sanki baktığı kendi çantası değilmişçesine, az önce birinin kolundan kapıp da bulduğu ilk köşede içine bakan bir yan kesici edasıyla baktı kuru kalabalığa bir süre. Bu bavuldan bozma çanta ve içinde taşıdığı ufak güzellik salonu cevap olabilirdi çektiği omuz ağrılarına.

asansörün aynasından yüzüne baktı, yaklaşık bir saat önce işlediği günahı unutup da nasıl şu kolundaki çanta hakkında dakikalarca düşünebildiğine şaştı. topuklu ayakkabılarıyla, dizinin üstüne kadar inen deri mantosuyla, at kuyuruğu yaptığı kızıl saçlarıyla ve kocaman pahalı kırmızı çantasıyla çok güzeldi. daha geçen hafta 35 yaşına girdiğinde nasıl ağlama krizine girdiğini hatırlayıp gülümsedi. aslında gülümsesinin süt beyaz gerdanındaki pırlanta kolye olduğunu anlayınca dondu kaldı yüzündeki tebessüm. kocasının cömert hediyelerinden yalnızca biriydi. ve o, daha az önce, boynunda bu kolyeyle başka bir adamın yatağından kalkmıştı.

kendini salondaki konforlu koltuklardan birine atıp, gözlerini kapadı. derin derin nefes alıyor, yaşadığı yasak anları düşünüyordu. nasıl bu kadar kolay olmuştu anlamıyordu. başka birine kapılmak, hem de aşık bile olmadan, azıcık naz yapmadan, evliliğini ateşe atma pahasına, hangi cesarete dayanarak böylesi bir riski göze alabilmişti? artık ergenlik çağında değildi. ilk gençlik zamanları ise çok geride kalmıştı. yolun yarısında, tamı tamına 35 yaşında içine atladığı bu macera muhhakkak ki bir şeyleri değiştirecekti. ya silgi misali bugüne dek yaşadıklarını görünmez edecek, ya kalem gibi, yarına dair yeni şeyler söyleyecekti.

soyundu, üzerinden çıkardıklarını kirliye atma gereği bile duymadan suyun altına girdi. yıkandı, çıktı. kendine bir bitki çayı yapıp yeniden bir koltuğa ayaklarını toplayarak oturdu. salonun bir cephesi olduğu gibi camdı ve karşıda, insanın içine akacakmış gibi duran boğaz manzarası vardı. kadın, kocasının bu evi ilk aldığında nasıl mutlu olduğunu hatırladı. günlerce bu odadan çıkmamış, şu camdan bakmaya doyamamıştı. oysa şimdi nasıl da sıradan geliyordu, nasıl da sıkıcı.

evliliklerinin üzerinden 9 yıl geçmişti. büyük bir aşk değildi. en azından kadın için değildi. 26 yaşında güzelliğinin zirvesinde gelen bu evlilik teklifi, reddedilemeyecek güzellikteki parlak ve zengin dünyanın kapılarını sonuna kadar açmıştı. kadın, para için bu evliliği yaptığını kendine asla itiraf edemedi belki ama kocasının, kendisine sadece güzelliği için kapıldığını, henüz evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmeden başlayan ihanetleriyle anladı. zaman acımasızdı. insanın sadece masumiyetini değil, gençliğini de alıp götürüyordu. Etraf 20'li yaşlarının baharında yüzlerce kızla doluydu ve parası olan bir adam eğer ki sadaket duygusundan bihaberse, önüne her gelen genç, güzel, taze kızla çekinmeden beraber oluyordu.

İlk zamanlar kadının evdeki eşyaları kırmasıyla son bulan kavgalar, zamanla sessiz bir anlaşmaya dönmüş gibiydi. adam istediğini yapıyor ama kadına da dilediğini veriyordu. sonsuz bir rahatlık, para ve konfor. ruhunun satılmışlığına ilk zamanlar alışamayan kadın zamanla bunu da atlatmıştı. üzerine evler, arsalar, arabalar yapılıyor, kadının kasasından tapular taşıyordu. 

öyle ki adam, kiminle yatarsa yatsın, yattığı kadın hangi coğrafyaya ait olursa olsun ve bu kadınların hatları altın orana dahi sahip olsa, karısından vazgeçemiyordu. karısının vücudundan aldığı zevki, onun teninden aldığı tadı, dünyayı gezse bulamayacağına inancı tamdı. bu sevgi değildi, aşk da değildi. bu insanın ağzında acı bir tat bırakan katıksız hazdı. ama aldatıyordu. aldatmak onun tedavisi olmayan hastalığıydı.

kadın bir sigara yaktı. güzel ellerine, dolgun göğüslerine, uzun bacaklarına, bakımlı ayaklarına, dümdüz göbeğine baktı. zerre kadar pişman olmamanın huzurunu duydu taa içinde.

kocasının onu aldatması, özgüvenini asla zedelememişti.
onurunu kırmamıştı.
son 7 senedir bir kere bile üzmemişti.
rahatını bozmamıştı.

ama ne yazık ki kadın, kadın olmanın en belirgin ve en tehlikeli özelliğine yenilmişti. içi cız etmemesine rağmen, intikam almak istemişti. 'bana bunu yapmamalıydı' ana fikriyle hareket etmiş, kocasının gözünden sakındığı, favori bedenini, bir başka erkeğin dölleriyle süslemişti. 

mutluydu. parası vardı, güzeldi, arzu ediliyordu. ve en önemlisi artık kocasıyla oynadığı bu evlilik oyununun eşitti skoru.

kültablasında söndürülmüş olmasına rağmen hafif hafif dumanı tüten sigarasına baktı kadın. daldı. gözlerinin içinde iki riyakar fahişe kadehlerini tokuşturmaktaydı.

8 Aralık 2010 Çarşamba

hayalet

yaralanıyorum, canım acıyor
kan kaybediyorum,
zaman geçiyor,
kabuk bağlıyor
kabuk düşüyor
sen görmüyorsun

üzülüyorum, içim dağlanıyor
ağlıyorum, ağlıyorum
gözyaşım kuruyor
sen bilmiyorsun.

seviniyorum
heyecanlanıyorum
coşuyorum
hiç gelmiyorsun.

bir varmış bir yokmuş,
bir adam hem varmış hem yokmuş.

6 Aralık 2010 Pazartesi

intikam

'acı yeterince demlenince intikam tat vermez' derler.
hiç de öyle değilmiş.
ne kadar zaman geçerse geçsin aradan yüreğine su serpiliyormuş insanın
'ohh canıma değsin' diyesi geliyormuş.
yüzünde, 'başka biri'nin düştüğü sıkıntıdan insafsızca zevk alan acımasız bir tebessüm beliriyormuş.

:)

3 Aralık 2010 Cuma

bir 'hiç kimseye' -2

takdir ettim bugün yüzsüzlüğe eklenen katıksız çirkefliği.
hem adi, hem soysuz, hem kansız, hem vicdansız olduğunu çok iyi biliyordum.
o yüzden bir de yalancı olman çok şaşırtmadı beni.

aslında biraz hayal kırıklığına uğradığımı da itiraf etmeliyim.
yüreğimde salakça ve çocukça, ufacık bir umut taşıdığımı, bu sabah ayaklarımın dibine düşüp
tuzlabuz olunca farkettim.

bir anlık aptallığıma gelmiş olmalı ki;
gerçekten üzülebilmiş olabileceğine
gerçekten beni görmek isteyeceğine
ve gerçekten beni özlediğine, hatta inanmazsın belki de beni sevdiğine inanmak üzereydim.

neyse ki; çabuk geçti. 
derhal, bünyeme baskı yapan iyi niyetimi, bir kaç bıçak darbesiyle kan revan ettim.
kafamın üzerinde uçuşan pembe kelebekleri eski gazetelerle ezdim. aynadaki pollyana gülüşümü tek tokatla yere serdim. yumuşar gibi olan kalbimi, cezasını çekip, daha da sertleşsin diye çarmıha gerdim. tüm boş ve gereksiz umutlarımı kendi ellerimle siyah bir poşete koyup, ihtiyacı olanlara verdim.   

şimdi iyiyim, kendime geldim.

az kalsın kendimi 'yıllardır kavuşamamanın romantizmi'ne kaptırmak üzereydim.
toparlanmam yaklaşık 3 dakika sürdü.
kendime inanılmaz bir hızla çeki-düzen verdim.

Ne yazık ki insan, kızgınlıklarını unutmaya hazır yaşıyor. acizleşiyor, affetmetmeye hazır hale geliyor farkına varmadan. şükrediyorum ki; bünyem çok dayanıklı. her türlü darbeye iki katıyla cevap veriyor. üzülmeye, oturup zırlamaya tahammülü yok. avutulmaya ise hiç gelmiyor. açılan yaralarım mucizevi şekilde kendini tedavi ediyor.   


yazabiliyor olmak, güzel meziyet. insanın dilinin tutulduğu anlarda inanılmaz işe yarıyor. şaşkınlık lal ediyor insanı da, kalemini elinden düşürmüyor.

bir vefasızın vedası

gideceğimi biliyordun zaten, şimdi nedir bu isyan, bu sitem?
gitmek için gelmedim mi, sana da zaten başka birinden kopup düşmedim mi?
verdiğim sözleri unut, sana güzel sözler söylediğim anları
kurduğumuz düşleri unut, el ele gezdiğimiz sokakları.

üzgünüm.

ama gittiğim için değil, seni bu kadar umutlandırdığım için.
küsme sakın bana kötüyüm diye, konuşma arkamdan, 'yalancı' deme.
seni sevdim. herkes gibi. herkes kadar.
ama daha fazla değil.

affet.

en deli aşkı bulmaya yeminim var.


dinle de sindir

1 Aralık 2010 Çarşamba

hayat

zaman nasıl güzel ilaç tüm dertlere
başkası söyleyince inanmıyor insan.
mutluluk, çat kapı giriyor kapıdan bazen,
güneş tüm bulutlardan sıyrılıp yüzünü gösteriyor
sokaktan çocuk sesleri geliyor.
farkediyor ki insan; hayat akıyor.
ne üzüntülerin bitmesini, ne kederlerin geçmesini bekliyor.
sen ona küstükçe o sana kucak açıyor.
görmediğin ayrıntıları gösteriyor.
bir çiçeğin açışına, bir yaprağın dalından kopuşuna hayran bırakıyor seni.
gülümsemeye başlıyorsun bir süre sonra istemsiz sokakta yürürken
sokak adlarına bakıyorsun, tanımadığın binaların tanımadığın balkonlarında
hiç karşılaşmadığın ve hatta belki de hiç karşılaşmayacağın insanların
hayatlarını kuruyorsun düşünde.

kesin çocukları vardır diyorsun; ilkokula giden, karı-koca vardır birbirlerine yıllardır bir
kutsal kitaba inanır gibi güvenen. akşam beraber yemek yiyip, televizyon izlediklerini hayal ediyorsun.
basit, olağan ve sıradan bir hayatın huzuru sarıyor bedenini, daha da gülümsüyorsun.

hayat inandırıyor seni, mutlu olacağına. yazıyla, kışıyla, baharıyla, tozuyla, toprağıyla şehrine aşık oluyorsun.

ve sonra bir mucize oluyor. tüm küskünlüklerine, tüm kızgınlıklarına rağmen umutla doluyorsun.
en nihayetinde yürekten inanmaya başlıyorsun çok şanslı olduğuna.

gözlerinden, ellerinden ve adımlarından hatta, akmaya başlayınca sevgi dört bir yana. bir de bakıyorsun gelip buluvermiş seni aşk.

yine, yeniden, bir bilinmeze sürüklemek üzere.

28 Kasım 2010 Pazar

unutamayacaksın

unutamayacaksın beni.
ne yaparsan yap; çıkmayacağım aklından.
günaha bulanmış halde uyandığında başka yataklarda
gözlerim gelecek aklına, kaçamayacaksın.
suya girip de arındığını sanırken saplandığın pislikten
sesim yankılanacak kulağında bastırsın diye suyu daha da açacalsın.
her yeni yüzde, her yeni nefeste beni arayacaksın.
farkında ol ya da olma; bensiz hep eksik kalacaksın.
gezeceksin, tozacaksın, kendini yollara vuracaksın,
benden kaçtığını sanırken, beni umutsuzca hep yüreğinde taşıyacaksın.

unutamayacaksın beni.
hiç bir zaman gölgemden kurtulamayacaksın
bir ruh gibi, bir ölü gibi ensende biteceğim
ürpereceksin
korkacaksın
yok sayacaksın
ama ne yaparsan beni asla unutamayacaksın.


yastığına sarılıp da ağladığında günlerden birgün
işte o zaman bu gerçeği kabul etmek zorunda kalacaksın


anlayacağım

geçecek zaman
devran dönecek.
gülümseyerek hatırlayacağım bugünleri.
senin için tek bir damla gözyaşı dökmediğimi anlayacağım şaşarak.
sevdama, emeklerime ve hayallerime olduğunu anladığımda yasımın;
adını sileceğim lugatımdan.
"meğer" diyeceğim gözlerim dolarak
"ben aslında onu sevmemişim"


sevmeyi sevmişim ben, hayallerim gerçek olsun diye, bürünsün diye ete kemiğe seni seçmişim.
çok sevdiğimi sanarak; seni gözümde adam etmişim.
uğrunda alev alev yanarak kendimi boşa heder etmişim.
umudum kalmadı sanarak omzunu başıma siper etmişim.
yıllar sonra bir gün çok iyi anlayacağım ki bir hiç uğruna yıllarımı feda etmişim.
ben seni çoktan unutulmuşluğun buz gibi yatağına, yalnızlığın şehvetsiz kollarına itmişim.

25 Kasım 2010 Perşembe

yağmur

yağmurdan nefret ediyorum. çirkin olan her şeyi daha da çirkinleştiriyor.güzel olanı da sırılsıklam ediyor.
yapılmış saçları bozuyor. kocaman bir gözyaşına dönüşüyor şehir. yalap şalap sesler, çamur ve pislik her yer. el ele tutuşup da ıslana ıslana yürüyen çiftler görünce 'ben böyle romantizmin içine...' diyesim geliyor. koştur koştur yaşama telaşı içinde sanki sürekli yukarıdan birisi kafana tükürüyor.

temizlemek şöyle dursun, geride bir sürü pislik bırakıp gidiyor, 'ayyyy toprak koktu' sesleri gelmeye başlıyor ve benim bu kokudan midem bulanıyor.

en kötüsü de; yağmur yağınca insan, sabahları bir türlü uyanamıyor.

23 Kasım 2010 Salı

elif şafak

önce babayı tanıdım piç'i
'pinhan'la coşarken 'aşk'la sakinleştim
'mahrem'e girdim sonra; ağzımda acı bir tatla bitirdim
'bit palas'ta güldüm, 'siyah süt'te düşündüm
'şehrin aynaları'nda sıkıldım biraz
şimdi zaman 'araf'ta kalma zamanı
ardından da güzel bir 'kağıt helva' yerim.

22 Kasım 2010 Pazartesi

otobüs camı

benden önce biri yanaşmış yanına
dayamış başını omzuna uyumuş mışıl mışıl
inmiş herhangi bir durakta yoluna gitmiş ama
yağlı saçının izi kalmış camında
hem görüşümü engelliyor
hem midemi bulandırıyor
ben de koymak istiyorum başımı ama
içim almıyor.

20 Kasım 2010 Cumartesi

bir 'hiç kimseye'

doğuştan 'adam' sıfatına layık görülen
ama genelde ne iyi bir koca ne iyi bir sevgili
ve ne yazık ki  ne de vasat bir baba olmayı bile beceremeyen erkeklerden nefret ediyorum

sorumsuz ve sorunsuz bir hayat yaşayan ve bundan zerre kadar gocunmayan hayatlarına giren kadınlara hiç bir şey katmayan, hiç bir şey almayan, hiç bir şey olarak yaşayıp, hiç bir şey olarak yok olan ama geride bir yerlerde bir sevdalı, bir çocuk bırakan , dönüp ardına göz ucuyla bakmayan, içine sıçtığı hayatlardan bihaber olan ve buna rağmen yaşayan, buna rağmen yediği lokmaları yutan, uyuyan hem de rahat rahat hem de gerine gerine uyuyan erkeklerden nefret ediyorum.

ne nefretim geçecek, ne de gözümü yumduğumda hayata dair vaktim dolduğunda, affetmiş olacağım kanı mı bozuk, sütü mü belli olmayanı.

affetmeyeceğim ama buna rağmen bileceğim, tırnağımın pisliği kadar ruhu duymayacak.

ve sen eğer bunu okursan, ve okurken gözlerin dolarsa insan olma ihtimalin var. ve bil; senin yüzünden yaşadıklarım hafızamın en güvenle korunan kasasında. ve iliklerimde hissettiğim bu güvensizlik, tüylerimi diken diken eden kupkuru bir soğuk olan yalnızlığın sebebi sensin.

umrunda olsun ya da olmasın iki elim yakanda hiç bir zaman olmasa da; kanımın içinde taşıdığım, vücudumun her yanına yayılan bu nefret sönmeyecek.


eğer cennet varsa, eğer cehennem varsa ve eğer bir tanrı varsa seni cayır cayır yakacak. umarım geberirken ben gelirim aklına.ve umarım öldüğünden haberim bile olmaz asla.

sen de çok iyi biliyorsun ki; yatacak yerin yok karşıyaka mezarlığında.

17 Kasım 2010 Çarşamba

yeter ki git

bitmeli artık, bavulunu toplayıp gitmeli artık bu aşk; yeni yüreklere yerleşip, onları sıkıştırmak üzere.
yalnız olmalıyım biraz, yalnız olmalısın.
başkasını sevmelisin, başkasına fısıldamalısın tılsımlı sözlerini.
yüreğini daha sağlıklı bir kalbe dayamalısın, az hasar görmüş olanına
bense tek başıma yürümeye devam etmeliyim yolumda, 
ne gözüm arkamda, ne tek bir sorumluluk kapımda.

son günlerde yalnızlığım gecenin bir yarısı alıp beni karşısına yakınmaya başladı ilgisizliğimden
'unuttun beni ne zamandır' dedi, 'aramıza başkalarını çok sokar oldun'
aslında haklı. 
sonuçta kalıcı olan o, ne olursa olsun 'tamam ben burdayım işte' diyen.
sıkıldım iki kişilik yaşamaktan
'biz' demekten. bencilim çünkü ben. 
yeter.
nasıl olur bilmiyorum.
pişmanlık da gelir, yalnızlıkla beraber kalabalık oluruz belki bir süre
ne bileyim hüzün de uğrar bir ara, bunalım ona eşlik eder.
ama hepsi gider biliyorum, 
yalnızlık kalır.
en keyifli zamanlar başlar, yıllarca görüşmemiş ve anlatacak onca şeyi birikmiş iki arkadar gibi dertleşir dururuz uyumadan.
özledim onu. özüm o benim.
o yüzden artık sen de git, fazla bile kaldın.
ne olursa olsun git.
nasıl gidersen git.
neyi almak istiyorsan senin olsun.
neyi bırakmak istiyorsan geride; benim.
ama sen git.
istediğin gibi
istediğin yoldan.
dilediğin şekilde.
ister kapıyı çarp.
ister süzül kapıdan.
ama git.
ne yazık ki bu kadarmış benimle alakalı alnında sana yazan
ve ne yazık ki bu kadarmış hayatımdan sana adayabileceğim zaman.

 

dinle de sindir

15 Kasım 2010 Pazartesi

gel sonra yine gidersin

öyle bir tükürüp gittin ki hayatımın orta yerine
ne bir adım geri gidebiliyorum ne bir metre ileri
kocaman bir boşluk
kocaman bir pislik aslında geride bıraktığın
biliyorum ki dönsen; istemeyeceğim seni
yalvarsan karşımda, çöksen dizlerinin üzerine, ağlasan ölesiye
gözlerimi kırpmam.
ama dönmelisin, temizlemelisinm geride bıraktığın her şeyi
siyaha boyadığın hayatımı temize çekmelisin.
açtığın tüm yaraları kapatıp, pansumanlarımı yapıp gitmelisin.
evet, gitmelisin
ama önce gelip telafi etmelisin tüm bu hastalıklı düşünceleri.
hepsi senin eserin çünkü, yaşadığım hissettiğin her şeyin sebebi sensin.
o yüzden hemen gel, ne varsa elinden gelen yap.
seni istemiyorum zaten ama lütfen gel;
gelebildiğini göreyim.
tek başıma çitileyemem bu lanet olası lekeyi
gel ve pisliğini temizle, sonra da defol git hayatımdan
ama yeter ki eskisi gibi hissedeyim
hiç olmamışsın gibi.
hiç gelmemişsin gibi
hiç gitmemişsin gibi.

13 Kasım 2010 Cumartesi

uyku

gidip uzanacağım yatağa...
tavana dikeceğim gözlerimi mıhlanmış gibi,
sen geleceksin aklıma; kaçınılmaz!
uyumaya çalışacağım sırf düşünmeyeyim diye yarı baygınken seni.
aklımda; 'uyandığımda bir kaç saniye hiç bir şeyin farkında olmayayım' ümidi  
sağa döneceğim
olmayacak..
sola döneceğim
olmayacak..
uflaya, puflaya teslim olacağım uykunun insanı aniden saran sıcaklığına.
sonra bir tebessüm oluşacak suratımda,
kaçmaya çalışırken varlığının üzerime çökmüş ağırlığından
rüyamda da çıkacaksın karşıma, dikileceksin öylece
uyanana kadar ben, sadece uzun uzun bakacaksın bana.
biliyorum kurtulamayacağım senden.
ne cennette ne cehennem de ne arafta
ne dünyada
ne de uykuda...

10 Kasım 2010 Çarşamba

yorgunluk

gözlerim yorgun,
aramaktan seni gördüğü her gölgede
ağlamaktan ve hayal etmeye çalışmaktan
gerçeklerden kaçtığı için ısrarla; yorgun.
ellerim yorgun
tutmadığı için ellerini
dokunmadığı için hiç bir anıya
parmaklarını geçirmek zorunda olduğu için şu lanet hayata; yorgun
bedenim yorgun
nefes almaktan ve yaşamaktan
yemek, içmek ve uyumak zorunda kalmaktan
aşksızlıktan ve şehvetsizlikten; yorgun
ve yorgun yüreğim
bir kuş gibi pır pır atmaktan
beklemekten, özlemekten, umut etmekten
susmak zorunda kalmaktan; yorgun.
sadece bugün değil, sadece dün değil ve sadece yarın değil.
ben hep yorgunum.
kaybetmişliğin yorgunluğu bu.
kaybettiğini bulamamanın yorgunluğu.


7 Kasım 2010 Pazar

çikolata

bir sigara gibisin dersem, klişe olur; hem zehirli hem de bağımlılık yapan.
sen daha çok çikolata gibisin; hem lezzetli hem doyulmayan.
ama insanın en istemediği yerlerde defolara yol açan,
zamanla çirkinleştiren, sivilceleştiren yine de vazgeçilmeyen
ve kimseyle paylaşmak istemedikçe çirkefleştiren.

4 Kasım 2010 Perşembe

deneme

inan ki denedim.
uzak olmayı senden.
görmemeyi yüzünü ve duymamayı sesini hatta.
unutmayı denedim her yeni sabah yeminler ederek kendi kendime.
her yeni tende anımsamamayı tadını.
hatırlatarak kendime uğradığım hayal kırıklıklarını; sana kızmayı denedim.
kırarak ve yırtarak geride bıraktığın her şeyi.
nefret etmeyi denedim beddualar eşliğinde.
yüzümü gömüp de yastığa ağlarken hüngür hüngür
sabahlara varınca gecelerim bir gram uyku uyumadan yeminler bile ettim.
kesilince yemeden içmeden, suratım dönünce terkedilmiş köhne bir harabeye
küsünce insanlara, aynalara ve yaşama gebermeni bile diledim.

inan ki denedim elimden geldiğince.
olmadı, yettiremedim.

ne nefret edebildim senden.
ne tutabildi beddualarım bu yüzden.
hem senden hem serden ne varsa geçtim hepsinden.
ne öldürebildim seni bende, ne de ölebildim dilediğimce.
yalnızlığın zifiri karanlık evreninde kör oldum da; yine de gitmedi gözlerin gözlerimin önünden.

denedim sevgilim.
inan ki denedim.

tıpkı kendimi sana sevdiremediğim gibi
tıpkı gitmene engel olamadığım gibi

bunu da beceremedim.


dinle de sindir

elbise

fermuarı bozuk ve demode bir elbise gibisin çok sevdiğim
ne içine girebiliyorum ne de atmaya kıyabiliyorum.
terziye versem mahvedecek.
eskiye kaldıramam; pek değerli.
öyle güzel ki kumaşın dokunmaya doyamıyorum.
diyorum ki; bozdurayım modelini, farklı bir şeyler yaptırayım.
aklıma yatmıyor; böyle seviyorum.
en sonunda bakıyorum olacak gibi değil
özenle asıyorum dolabıma; hayran hayran izliyorum
sadece sana sahip olmakla yetinmek zorunda kalıyorum.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Ankara'nın mutsuzluğu

Seviyorum ben Ankara’yı gerçekten.

Sürekli olarak, herkes şikayet halinde. Ve ben de inanılmaz huysuz bir insan olduğumdan, besleniyorum sanki bu durumdan.

Biz Ankaralılar hava güzel olduğunda şikayet ederiz, ‘ne kadar sıcak, bu ne bunaltıcı hava, Ankara’nın da yazı hiç çekilmiyor’ diye.
Ama hava kötü olduğunda da şikayet ederiz, ‘bu ne biçim bir soğuk, resmen donduk’ diye.
Ve hep, Ankara’ya hiç baharın uğramamasından yakınırız.

‘Ya sıcak ya soğuk, hiç arası yok’

Akmayan sulara ve sorumlu belediyeye ağız dolusu küfür eder bir yaz, diğer yaz yağan yağmura takarız kafayı.

Otobüs beklerken, otobüse bindikten sonra ve hatta inerken bile söyleniriz. Kavga bile ederiz suratsız muavinlerle.

Geç kalan otobüsler, tıklım tıkış yolculuklar, uzun yollar çekilmez hiç.

Hem mutsuz, hem bu kadar mutlu başka bir kent yoktur herhalde.

Yolda yürürken Arnavut kaldırımlardan ve güvercinlerden, evde otururken geçen arabaların sesinden, uyurken rüyalarımızdan memnuniyetsizdir biz.


Televizyonda seyre sunulan her şeye istisnasız kulp takar ama hepsinden haberdar oluruz. Hem izler, hem söver, hem güleriz.

İşlerimizden, evlerimizden ve hatta eşlerimizden şikayet eder dururuz bıkmaksızın. Ama vazgeçemeyiz hiç birinden. Ya cesaretsizlikten ya da üşengeçlikten.

Ankara’da herkes olduğundan farklı göstermek ister kendisini. Hep daha iyiymiş gibi, hep daha kaliteli ve her zaman çok daha harikaymış gibi. Defolarımızla ve eksikliklerimizle asla barışamayız biz.

Ne denizi, ne manzarası ne de görsel tarih değeri olmayan bu şehir binlerce mutsuzluğundan beslenen huzurlu insanlar taşır bünyesinde. Sabah dokuz, akşam altı insanları olan bu vatandaşlar, her sabah aynı suratsızlıkla yataktan kalkar, her akşam aynı yorgunlukla koyar başını yastığa. Çoğu memur, çoğu öğrenci, çoğu ev hanımı. Her birinin hayalleri bir yerlerde, birilerinin çelmesine takılmış, mutsuzluk gelmiş yanı başlarına bir daha hiç ayrılmamış.

Böyledir Ankara, sıkıcı, bunaltıcı ama vazgeçilmez.

Sanırım bu şehir kötü bir alışkanlık.

Zararlı ama bağımlılık yapan türden.

güvercinler


yine güvercinler var manzaramda.

nereye gitsem, kuru ekmekleri yiyen güvercinler karşılıyor beni. yaşamım boyunca hiç ilgimi çekmeyen hayvanlarla garip bir bağ oldu artık aramda. sanki mesaiye birlikte başlıyor, beraber bitiriyoruz.

pazar günleri aileleriyle gezintiye çıktıklarını hayal ediyorum. ama onlar benim farkımda bile değil.

dikkat çekmeye çalışan şiir

eğer sen ve ben, yanyana olursak ve toplarsak tüm artılarımızı, eksileri ve eksilmeye mahkum olanları arkamıza alırsak, çarparsak ortak hayallerimizi, mutluluklarımızla..

sen ve ben...

2 kişi olmaktan çıkıp, 1'e sığarsak... ve 1 bize yeterse...

işte o zaman bölünmez, parçalanmaz bir hayatı paylaşabiliriz...

tıpkı yarım bir elma gibi, çeyreği sen, çeyreği ben...

tüm elma 'diğer şiirlerin' olsun!

evde kalan peri mi olur?

Bazıları sadece gelinlik ve düğün hayalleri kurarken, kimileri özgürlüklerinden vazgeçmeme pahasına yalnız kalmayı tercih edebiliyorlar ileri yaşlarda.

hangisi doğru? bilmiyorum.

insanın sevdiğiyle yaşama, her duyguyu özgürce paylaşma fikri aklıma son derece yakın gelirken, ömür boyu tek bir insana bağlanma, çocuk doğurup, onu herşeyden ve hatta kendinden de öne koyma sorumluluğu korkutuyor beni.

sanırım en doğru hareket; güzel düğünlere gidip, yemek yiyip, dans edip ve eğlenip, en yakın arkadaşların birbirinden sevimli bebeklerini sevmek olacak. 

böylelikle resimde anlatılan 'peri' olma şerefine de erişmiş olacağım.
yalnız peri.

2 Kasım 2010 Salı

çelişki

defolup gitsen, dönmesen geri ve görmesem bir daha seni zerre kadar umrumda olmaz.

o kadar nefret edebiliyorum bazen senden.

giti kaybol ve öl hatta: diğer gün anımsamam.

o kadar net ve o kadar bariz sinirim, damarlarımın arasında deli gibi akan. 

lütfen

ve gözlerin

bana bakınca uzun uzun

delip geçince bedenimi

okuyunca içimden geçen tüm arsız hisleri

sezince içimin titrediğimi

yere yığılıp, ölesim geliyor.

öylesine bir aşk, öylesine bir tutku ki bu: büyüklüğünden korkuyorum
ya gel, dokun bana,

ya git

ama bakma öyle

dayanamıyorum.



dinle de sindir

kim?

Sen gelecek olan
gelmeyen
gelmesi gereken
yolda ağır yara alıp, vazgeçen
sen
geleceğim.
gelmeyenim.


dinle de sindir

gitme, gidersen...

gitme yoksa, olmaz gerisi.

şimdi gidersen, dönersen arkanı ve geri getirmezse seni bana bu şehir, susarım sonsuza dek, ancak güneydoğu'lu, kurak toprakların-çorak yürekli bir çocuğunda görebileceğin bir hüzne bürünür bir ömür gözlerim. ağlarım.

gitme yoksa ölmem belki ama yaşayamam da artık.

yarım sende, yarım artık gerçek olmayacak hayallerde, ben Azraf'ta, sen uzakta. olmaz ki böyle.

gitme yoksa yalnız kalırım.

bu kadar yalın. bu kadar basit. bu kadar anlaşılması kolay. gidersen eğer, yalnız kalırım. sensizliğin ve boşluğun tam ortasından bir ip geçirir, kendime salıncak yaparım. sen gelene kadar aklını kaçırmış bir kaçık gibi oracıkta, öylece sallanırım.


bana gitmeyeceğini söyle yoksa bitmez bu şiir.

bu şiiri yazarken yaşlanırım.



dinle de sindir

Öylesine

İnsanın neresi ağrırsa orasında atarmış ya canı, aynen öyleyim. bir ayağıma iniyor canım, bir başıma çıkıyor.
sevdam pek bir sancılı bu aralar, kalbim durmadan sızlıyor. çok yürürsem sanki geçecek gibi geliyor. hani bacağım ağrısın, ne bileyim bileğim burkulsun da unutayım istiyorum sol üst köşedekini. olmuyor. insanın neresi ne kadar ağrırsa ağrısın, hiç biri yürek vurgununa benzemiyor. ikisini de acı deniyor, ama bence başka bir ismi olmalı bunun. böylesi; aşkı hafife almak oluyor. 

dinle de sindir

27 Ekim 2010 Çarşamba

Ben ve bana dair

Güçleniyorum.

Her gün biraz daha. Bir bahçe gibiyim tohumları her gün filiz veren. Yağmura, çamura ve hatta fırtınalara rağmen.

Her geçen gün, sene be sene tutmaya başlıyor elim ve ayaklarım. Büyüyorum. Ve her 'büyüyorum' dediğimde biliyorum ki daha çok uzun yürümem gereken yol. Gezmem gereken yerler, görmem gereken insanlar ve tanımam gereken duygular var daha.
Ama konuşabildikçe, döke bildikçe içimi sevdiklerime, kelimeler el ele verip de direndikçe ağzımdan çıkmaya ama buna rağmen anlatabildikçe derdimi gözyaşlarım eşliğinde, biliyorum ki serpiliyorum. 


Öğreniyorum.

Zor olduğunu hayatın. Evlat olmanın, sevgili olmanın, abla olmanın, dost olmanın kendiliğinden, yani doğuştan gelmediğini, gelemeyeceğini öğreniyorum. Kimi zaman sabır göstererek, kimi zaman fedakarlık yaparak idrak ediyorum. Zor oluyor kimi zaman. Hatta çoğu zaman yoruluyorum. Ama uzanıp dinlenerek geçebilecek bir nezle gibi değil bu, biliyorum. Yürümek, koşmak, takip etmek, ve durmadan üretmek lazım. Aksi halde paslanırım, hissediyorum.

Olgunlaşıyorum.

Kıpkırmızı bir elma gibi gün be gün. Sustukça haksızlıklara ve bunu onursuzluk saydıkça, çok zaman sonra 'iyi ki susmuşum' diyorum. Demek ki bazen durmak, demek ki bazen lal olmak, demek ki bazen yol vermek ve demek ki bazen göz yummak gerek tüm acılara, görüyorum. Daha bir tasayı atamadan başımdan, bir yenisi gelip oturunca omzuma kızmıyorum artık, sadece kadere gülümsüyorum.

Özlüyorum.

Geride bıraktığım çocukluğumu, mutlu olduğum sokak oyunlarını, annemle buz pateni yaptığım günleri özlüyorum. Tek derdimin, diğer gün ne giymek olduğu; o tasasız, o rahat günleri yad ediyorum. Lise yıllarımı, sadece gülerek ve eğlenerek geçirdiğim o üç sene burnumda tütüyor, görmemezlikten geliyorum.

Seviyorum.

Her gün daha çok. Çiçekleri, böcekleri, Ankara'yı, ailemi, dostlarımı gün be gün daha çok seviyorum. Ama sevmek yetmez, biliyorum. İşte bu yüzden daha cömertim artık, sadece değer vermiyor, verdiğim değeri centilmen bir erkek gibi, çekinmeden, onurla sergiliyorum.

Eliyorum.

Tüm gereksiz, önemsiz insanları ve eşyaları tek tek eliyorum hayatımdan. Çöplük gibi değil artık odam, olmaması gereken, anılmaması gereken her bir eşyayı düşünmeden çöpe atıyorum. Verdiğim değerin karşılığını görmediğim, beni yoran, anlaşamadığım insanları ise tereddütsüz geri salıyorum denize, bir sürü deniz kabuğu bulan, ama sadece güzellerini yanına alan ufak bir kız çocuğu gibi.

Biliyorum.

Tevazuu göstermem gerektiğini, çok da önemli bir insan olmadığımı, sadece diğer insanlar kadar değerli olduğumu biliyorum. 'kendimi bir şey sanmak' değil, 'kendini daha az bir şey sanmak' yeni mottom. Ve bu arınmışlığımla, her geçen gün bir yenisi dünde bıraktığım kibirlerimle, kaf dağından alıp, yeniden yerine taktığım burnumla, bir 'beyin' olmayı, bir 'beden' olmaya tercih ettiğim için aynada her yeni sabah daha güzel bir insan görüyorum.

İstiyorum.

Hırslarımı keseleyip, vücudumdan katman katman çıkarmayı, sivri dilimi azıcık törpülemeyi, biraz daha düşünerek konuşmayı istiyorum. Sonra 'bu kadar kusur kadı kızında da olur' diyerek, vazgeçiyorum. Mutlu bir hayat sürmeyi, tüm dünyayı; Avrupa, Asya demeden gezmeyi, eğer başarabilirsem iyi bir anne ve eş, yok eğer başaramazsam, şen şakrak ve ölümüne özgür bir kız kurusu olmak istiyorum.

Ve yazmak. Ve okumak. Sonra yeniden yazmak istiyorum. Durmadan yazmak.

Bunların dışında; uyuyorum, uyanıyorum, takılmışım monotonluğun oltasına, şaşkın bir balık gibi debeleniyorum. Bakıyorum olacak gibi değil, değişim hemen gelmiyor, düzen çabuk bozulmuyor, Herkes gibi olmaya çalışıyorum.

Herkes gibi olmak için,
herkes gibi olmaya çalışarak,
herkes gibi olamayacağımı hissederek geçiyor günlerim.

Bırakmışım kendimi güçlü bir akıntıya sağa sola sürükleniyorum. Hem serin, hem de çok tehlikeli bu su.

Ama zerre kadar korkmuyorum.

dinle de sindir

Hikaye/-1

Evindeydi kadın, odasında.


Umduklarını ve bulduklarını düşünüyordu.


Umduklarının güzelliği karşısında bulduklarının nasıl hayal kırıklığı dolu olduğunu şaşırarak kabullenmeye çalışıyordu.


Ağlıyarak..


Hıçkırarak..


Anlamayarak, anlamaya çalışarak, ama bir taraftan da asla anlayamayacağını bilerek.



İçinden bir şeyler ufak ufak, tane tane kopup uçuyordu camdan..



Hava soğuk, rüzgarlı, içinden gidenler dönmez, fıtınaya kapılır.. artık kalbi eskisi gibi titremez.




Biliyor ki, bunu atlatabilir, ama atlatmak istiyor mu acaba? Pes etmek üzere. ‘yeter’ demek.



Kalbi kırık, içi buz tutmuş... ne zaman çözülür bilinmez, hatta belki de çözülmez.



Böyle boğazında düğümden de öte bir şey var. Hani ağlasa da geçmeyen cinsten. Bağırsa gitmeyecek türden. Öyle bir düğüm ki, zorlanıyor yutkunurken.



Dışarıdan arabalar geçiyor, sesler geliyor. Gürül gürül akıyor yaşam. Kadın odasında, bir adım ötesinde hayat.. Bir motor sesi gibi geçip gidiyor ‘yaşamak’ camının önünden, tutamıyor, tutunamıyor artık.



Zaten yeterince zor ve yorucu olan hayatını neden iyiden iyiye çekilmez hale getirdiğini tartıyor kafasında. Ne kadar salak olduğunu düşünüyor. Ne kadar da hayalperest..



Sonra birden diniyor gözyaşları, içi soğuduğundan mı, gözyaşı kalmadığından mı göz pınarlarında anlayamıyor.


Ama sanki daha iyi hissediyor kendini. Müzik açıyor, MFÖ dinlemeye başlıyor, ruhu dinleniyor. Çok eski bir dostla karşılaşmışçasına tebessüm oluşuyor yüzünde. Mutlu oluyor. Kanına karışıyor şarkılar, uyuşturucu etkisi yaratıyor. Umurunda değil hiç bir şey. ‘üzülme’ diyor içinden kendi kendine. 'Değer belki ama bırak değmeyiversin bu sefer.'   


Yanaklarındaki inci gibi yaşlar daha kurumadan uyuyakalıyor, dişini fırçalayamadan, makyajını çıkaramadan, ışığı kapamadan, üstünü değiştiremeden, yatağın içine girmeden...


Öylece...


Olduğu gibi...


Sanki bir şeyler yavaş yavaş değişiyor... Soğuk bir rüzgar giriyor camdan, ürperiyor kadın ama kımıldamıyor...


Ve arkadan MFÖ ninni okuyor,: “Yalnızlık ömür boyu...”



dinle de sindir

Ölüm gelmeden önce

Yazabilmeyi isterdim…


Anlatabilmeyi isterdim ölümü…


Verdiği acıyı, ardında bıraktığı hüznü, asla geçmeyen o kederi söyleyebilmeyi isterdim çok


Ama yapamıyorum..


Hiçbir zaman mezar taşıyla konuşmadım ben, ‘gitti, bir daha gelmeyecek' demedim kimsenin arkasından, sevdiğim kimseyi sarmadım kefene, karalar bağlayıp ağlamadım hiç…


Bilmiyorum o yüzden…


Ama hissediyorum sanki… Sıcacık bir yaz günü uzanmışken kumsalda esen soğuk bir rüzgarda, kuzey kutbu’nda olmayı hayal etmek gibi benimkisi… Saçma yani… Garip bir his.. uzak..  Ama sanki çok da yakın…


Güzel bir konu değil biliyorum… Ama yazasım var, anlatasım var bilmediğim, tanımadığım o duyguyu…


Betimlemelerim yetmiyor, hayal etmek işime gelmiyor… Ama içimde garip bir korku var…


Ölüm korkusu…


Sanki uzaklarda bir yerlerde tanıdığım birisi ölmüş gibi, mecaz anlamda değil ama gerçekten… Toprak kokusu geliyor burnuma, ürküyorum…







Ölümün zamansızlığımı, amansızlığımı yoksa bilinmezliği mi beni korkutan bilmiyorum…





Hep hedonist oldum ben.. Düşünmedim yarını, yani en azından içinde bulunduğum anın keyfini çıkardım her zaman… Ölüm ‘kader, kısmet’ti benim için. Kendimi kandırmışım şimdi anlıyorum..


Ölmeyecekmiş gibi davrandım…


Gitmeyecekmişim, kazık çakacakmışım gibi dünyaya…

Kırdım, hırpaladım, saydım, sövdüm…


Hiç ‘ya bugünün yarını olmassa”  diye düşünmedim.


Düşünenleri küçümsedim, kibirli davrandım, hatta kibirli halimi sevdim…


Şimdi düşünüyorum da, ben bugün ölürsem, her şey yarım kalacak…


Ölümden korkmak çözüm değil biliyorum.. Ama sanırım ben bugün belki herkesin çoktan farkına vardığı ve hep söylediği o klişe cümleyi ilk kez bu kadar berrak bir şekilde gördüm, hissetim:


“hayata bir kez geliyoruz”


Evet, dünyaya bir kez geliyoruz… Ve istenilen her şey yapmaya değer, sonu kötü de olsa, yıksa da dünyaları başımıza, o iğrenç hayal kırıklığını bile yaşamaya değer…


Sevemeye, sevilmeye değer… Sonuna kadar, dibine vurarak… Kızmaya da değer, öleceğiz diye kimsenin gözünün içine dik dik bakma hakkımız yok değil ya…



Ama farkında olarak…


Ölüm her an gelebilir, birden her şey yok olabilir, bozuk bir dvd gibi en güzel yerinde takılıp kalabilir hayat…


Bunu söylemek için çok gencim biliyorum ama sanırım ömür gerçekten çok kısa…


Çok kısıtlı bir zamanımız var dünya üzerinde yapabileceklerimiz adına…


Günahıyla sevabıyla, cenneti ve cehennemi fazla düşünmeden yaşayacak çok az bir zaman dilimi…


Ölünce ne olur bilmiyorum, ruh bedenden ayrılır mı, döner dolaşır çiçek mi oluruz, yoksa böcekler mi yer sadece bedenimizi hiçbir fikrim yok…


Umurumda da değil… Sadece yaşamak istiyorum, bu zamana kadar yaptığım gibi…


Doğru bildiğimi okuyarak…



Yanlışlarımla büyüyerek…


Gerekirse ukalalık yaparak…


Yani öldüğümde, eğer ölümden sonra bir hayat varsa dünyaya şöyle bir yukarıdan bakıp, “ohh bee” demeyi istiyorum…


Azrail o korkunç haliyle geldiğinde, mutluluğumu görüp, şaşırsın istiyorum, hevesi kursağında kalsın…


Ve tanrı, cehennemin kapısında: “ geç bakalım” desin bana “içerisi daha eğlenceli”…

Çocuk dediysem...

Güneydoğu’nun, en ücra, en yoksul, en el değmemiş, en tütün kokulu ve mezarlarında yatanların büyük çoğunluğunun göğsünde kurşun yarası olan bir şehir…

Ve o şehrin çocukları.

Çocuklar dediysem, bildiğiniz, gördüğünüz, yanaklarını sıkıp sevdiğiniz cinsten değil.

Gözleri daha temkinli, yanakları sevilecek kadar tombul olmayan, dayak yiyen, dayak yiye yiye arsızlaşan, daha anasından doğduğu an cinsiyetine göre muamele gören, sevgiye aç, acıya tok, ekmek parasını kazanmaya çalışan ve aynı zamanda okula giden..

Okula giden dediysem aklınıza gelen gibi değil, ceketi ütülü, defterleri kaplı, saçları traşlı, parlak yüzlü değil…

Tuvaleti olmayan, ışıkları yanmayan, duvarları çatlak bir okul… İçinde soba olan sınıflar asla yeteri kadar ısıtmayan, yılmış ve belki de bıkmış öğretmenler. Sabırsızlıkla tayinini bekleyen…

Teneffüs zili çalınca çıkıp koşulacak bir bahçesi , yiyecek bir şeyler satan bir kantini olmayan, olsa bile oradan hiçbir zaman bir şey alacak para bulamayan çocuklar.


Çorak toprakların, kurak çocukları.

Gece ninni yerine kurşun sesleriyle uyuyan ve buna alışan, dolayısıyla daha korkusuz ama aynı zamanda en ürkek olan. Hiçbir lüksü olmayan ve hayatta kalmayı en büyük lüks sanan, bisiklet görmeyen, bilgisayar bilmeyen, ayakları acıdan patlasa da başka ayakkabı edinemeyen, saklambaç oynarken arkasına geçilecek tek bir ağaç bulamayan, doğum gününde pasta kesmeyen, dünyaya gelmesinin kutlanacak bir yanı olduğu düşünülmeyen, yüzü gülmeyen, gülmenin günah, vurmanın sevap olduğu,  sevdiğini seçemeyen, sevgi nedir tam olarak bilmeyen ve daha kundaktayken beşik kertilen çocuklar…

Yüreği bağırsa da susan, her denileni, her söyleneni emir sayan, büyükler tarafından acımazsızca ezilmek karşısında ‘gık’ demeyen ve bunu saygı sanan…

Umursamamak gibi bir alternatifi olmayan, yapmak zorunda olduğu, gitmek zorunda olduğu, korumak zorunda olduğu, sürekli bir şeyler yapmak zorunda olan. Zorunluluk çocukları.


Asla kendine ait bir düşünce besleyemeyen, beslese de söyleyemeyen, özgür karar veremeyen, özgürlüğün her insanın doğal hakkı olduğunu bilmeyen ve asla öğrenemeyecek olan… Savunacak bir görüş bulamayan, aidiyet duygusu olmayan, insan gibi yaşayamayan, okumayan, okuyamayan, dünyayı sarsan olaylardan bir hafta sonra haberi olan…
Okusa bile ezilen, ‘büyük’şehire fazla gelen, hor görülen, ‘köylü’ çocuklar…


Başını yerden kaldırmayan, sokaktan dışarı adım atmayan, ikinci sınıf insan sayılan, yaşı gelince(!) üstüne oturmayan bir gelinlik giyen, düğününde havaya atılan bir kuşun sonucu yakınlarını yitiren ve sonra eli mahkûm bir sürü çocuk doğuran, bu kısırdöngünü yaratan, erkek doğurana kadar uğraşan ve bir erkek çocuk doğururken ölen, ölürken yüzünde kocasına nihayet istediğini vermenin gururlu tebessümü olan çocuk kadınlar…


Yılın büyük kısmını ağıt yakarak geçiren analar, suratlarına her bir gözyaşı çizik atmışçasına yüzleri buruş buruş. Gözleri umutsuzluk çukuru, görmüş, geçirmiş, binlerce kez ölmeyi dilemiş ama henüz ölmemiş, oğulları gitmiş, dönmemiş. Ağlayacak bir mezarı dahi olmayan, bir taşa bile layık görülmeyen çocuk adamlar…


Küçükken yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, yer yataklarında beraber yatan, anaları, ablaları ahbap olan, ekmeklerini paylaşan, kaderlerine inat kahkaha atan, Fırat Nehri’ni izleyen, gecekondu çatısına çıkıp gökyüzüne bakan içlerinden hayal kuran ama sanki birbirlerini duyan, Türkçe-Kürtçe her dilde anlaşan, küfürleşen çocuklar ve onların eline silahı verip, adını ‘kan’ koydukları dava adına, birbirlerini vurmaları gerektiğini anlatan babalar…


Kıyımları, sürgünleri unutmayan, ama unutmamanın yalnızca acıyı daha da derine gömdüğünü anlayamayan, hep kızgın, hep isyankar, hep yalnız, hep yarı aç ve hep namlunun ucunda olan, ölümle, kanla, savaşla yoğrulan, sek sek oyununu mayınlarla oynayan, doğan/yaşayan/ölen/öldüren/öldürülen/ ölümü gören, kokusunu tanıyan, her gece aynı yastığa baş koyan, yani hamurunda,  yani genetik yapısında yani coğrafyasında nefret olan.

Köyleri gibi tenleri de kahverengi olan, toprak kokan, sanki devlet sırtını çevirmiş, sanki tanrı bile uğramamaya yemin etmiş, unutulmuş, susturulmuş bir şehrin tohumları…

Bu ülkenin gömmeye çalıştığı, görmeyi reddettiği gerçeği..


Ve bu ülkenin geleceği…

Çocuklar…

Benim bir 'hayal'im vardı

Çok zaman önceydi, bir ‘hayal’ kurdum ben…
 
 
Çok inandım, çok bekledim, çok sevdim, çok güvendim…
 
 
Ben o ‘hayal’i, yalansız, gerçek ama en gerçek olan sandım, eğildim karşısında, önüme geçmesine izin verdim…
Hiç sahtekarlık yapmadım ‘hayal’lerime, tek ‘hayal’ime hep sadık kaldım…
Sandım ki, tüm dileklerim kabul olacak, ‘hayal’im hep benimle, benim sevdiğim gibi kalacak…
Sandım ki,  ‘hayal’imin gösterdiği tüm yollar doğru, söylediği her şey gerçek…

İnandım…
 

Öyle bir inanmak ki, ben bile inanamadım…

Çok zaman önceydi bir ‘hayal’ kurdum ben…

Aşık olduğum kurduğum ‘hayal’e… Kalbime kazıdım…
 
 

Güvendim…
 
Öyle bir güvenmek ki, yalnızca gözlerine sordum, iki dudağından çıkana da kayıtsız şartsız inandım…
Benim ‘hayal’imin olmazsa olmazları vardı, ben öyle bildim…
 
 

Değilmiş…
 
 
 

Çok zaman önceydi, bugüne dek geldi…

Ve ben bugün, kendi kurduğum ‘hayal’i, kendi ellerimle yok etme kararı aldım.
Asla bitmez, uçup gitmez, kayıp yok olmaz ellerimin arasından dediğim ‘hayal’imi, başka birinin hayali olmak üzere uzaklara yolladım…
Anladım ki, gerçekleşmesi için bir hayalin, inanmak yetmez sadece….

Güvenmek, sevmek , beklemek yetmez…

Bir ‘hayal’in gerçeğe dönüşebilmesi için, fedakarlık gerekir, üzülmek gerekir, vazgeçmek gerekir bazı şeylerden, fazla cesur olmamak gerekir…
 

Korkmak gerekir kaybetmekten…
 
 
Ama eğer göze alındıysa kaybetmek, yenilgiyi kabullenmek gerekir…
 
 
Bazı şeylerin özrü yoktur, geri getirmez gidenleri… Duymak rahatlatmaz yürekleri…

Çok zaman önceydi, bir ‘hayal’ kurdum ben…
 
 
Kurduğum ‘hayal’in mükemmelliğine aldandım…

Anladım ki, ‘hayal’limin peşinden koşarken, kendi yolumdan sapmışım…
 
 
 

Açtım avcumu, uçtu ‘hayal’im…
 
 

Arkasından bakakaldım…