Kadın ılık ikindi güneşi altında oturmuş çay içiyor tek başına. Yoldan geçenleri izliyor. Her gün onlarca insanın kaldırımda yanından acele acele geçtiği diğer insana, bir daha hiç karşılaşmayacağı ya da çok trajik veya komik bir şekilde yeniden yollarının kesişeceğini bilmeden, göz ucuyla bile bakmadığının ayrımına varıyor ilk kez. ‘Yine gereksiz düşünceler içindeyim’ diyor sonra kadına içinden bir ses.
Tüm diğer hikayelerin aksine kadın hüzünlü değil bu kez. Yüzünde renk, gözünde ışık var. Hüznün karanlık parıltısını kapatacak kadar güçlü bir ışık bu. Metrelerce öteden fark edilecek kadar kuvvetli.
Kadın, afacan gözlerle ve biraz da heyecanla çantasını karıştırmaya başlıyor. Umduğu eline geldiği anda hafif çatık kaşları gevşiyor. Çıkarıyor kitabını usulca önce masanın üzerine koyuyor. Dışarıdan onu izleyen biri yalnız olmadığını düşünebilir. Az sonra oturduğu mekana biri gelecek sanki, ya da lavaboya gitti de dönmek üzere gibi. Öylesine yoğun kadının enerjisi, öylesine içsel bir bağı var ki artık, her an yanında sevdiği.
Kadın her şeyi aşkla yapıyor gibi. Çayını, sigarasını aşkla içiyor, aşkla okuyor romanını. Sanki umutsuzlukları ölmüş, yeni çiçekler açmış içinde. Çiçeklerini suluyor, iyi bakıyor kendine. Ona güzel bakan biri var çünkü iyileştiren, saran, sarmalayan. Koklayan.
Sanki kadının içindeki ‘ümitsiz ihtimaller korosu’ susmuş. Majörlere dönmüş melodiler. Yağmur da yağsa şemsiyesiz gününde, ıslansa da hani üzülmeyecek sanki, küfretmeyecek şansına. Öyle bir iyimserlik öyle bir uçarılık hali.
Korkmuyor gibi de çok. Dertten, tasadan, zorluktan, iftiradan, yalandan, haksızlıktan, hastalıktan, her ne varsa hayata dair içinde acı taşıyan her biriyle ayrı ayrı savaşacak gücü var gibi duruyor uzaktan.
Belki de hala yalnız. İçindeki çamurlu çukur tam anlamıyla kurumadı belki daha. Ama ümitli bu kez. Bu kez gözü kara. Bu kez bir başka gibi.
Karanlık odasının kalın siyah perdelerini açmış, içeri güneşi almış kadın. Camı açıp havalandırmış yüreğini, tozlarını silkmiş ümitlerinin, hayallerini yeniden koymuş cebine. Renklere bakmış hepsi hala yerinde. Pembe, sarı, mor, yeşil, mavi. Bahar gelmiş ve mayıs yanında harika bir armağan getirmiş hem de. Cam kırıkları toplanmış yerlerden. Hayal kırıklıkları halının altına itilmiş. Gülmek, hem de bu kadar içten ne kadar da ihtimal dışıymış eskiden. Yarım kalan hikayeler, gün gelir kavuşurmuş sonuna. Beklemeye, sabretmeye değermiş. Ve ‘rüyalar’; bir mucize gibi; bir anda gerçek olabilirmiş bazen.
Şimdi, oturduğu yerde, elinde kitabı daldığı düşüncelerden yavaş yavaş sıyrılırken kadın fark ediyor ki; hep bu günü beklemiş. Çok şiddetli bir şekilde bir şeyi isteyip, kılını kıpırdatmamış onca zaman. Demek ki diyor kadın içinden ve kitabının içinde bir yere not düşüyor;
“İmkansız diye bir şey yok. Bir şeyi gerçekten çok istersen er ya da geç; muhakkak olur”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder