korkuyorsan ve yalnızsan, daha da kötüsü hiç de öyle olmadığı halde böyle hissediyorsan; güvenmiyorsan, duyduğun hiç bir şeye inanmıyorsan, yarım yamalaksan. başarmaya çalışıyorsan, yapamamaktan korkuyorsan, kötü rüyalar görüp de ona anlatamıyorsan, konuşamıyorsan, göremiyorsan, dokunamıyorsan ve ondan başka kimsenin içini rahatlatamayacağını biliyorsan ama yine de vazgeçmiyorsan ve inatla gülüyorsan hala herşeye bendensin demektir;
gel dertleşelim
içelim;
hasrete ve aşka
ve tabii
yine denizin şerefine..
21 Aralık 2011 Çarşamba
13 Aralık 2011 Salı
masal
uyumaya çalışıp da uyuyamadığım zaman hayalin gelip, oturuyor baş ucuma, saçlarımı seviyor. ve ben ağlıyorum kollarında, hayata dair yaşadığım tüm korkulara.. bazen hayalin, senden daha yakın bana senin bilmediğin tüm kaygılarımı haykırıyorum ona. ve sensizken bile sana sığınıyorum.
haberin yok belki ama ben her gece tüm dertlerimi sana anlatıyorum. ve sen ben uyuyana kadar bekliyorsun başucumda, biliyorum.
haberin yok belki ama ben her gece tüm dertlerimi sana anlatıyorum. ve sen ben uyuyana kadar bekliyorsun başucumda, biliyorum.
11 Ağustos 2011 Perşembe
....
'haydi içelim. .... yok olup giden bütün umutlara. kurduğumuz tüm hayallere rağmen hiç değişmeyen dünyaya.... erken ayrılmayi tercih eden herkese. denize içelim. hiç yorulmak bilmeyen denize. başlangıca ve sonsuza. ...........'
(Ulysses'in Bakışı - To Vlemma Tou Odyssea )
(Ulysses'in Bakışı - To Vlemma Tou Odyssea )
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Aşkımız
Aşkımız iki gözlüklünün öpüşme çabasıydı;
gözlükleri çıkarmak hiç aklımıza gelmedi.
Hiç düşündün mü belkiyi
Belki, eline en yakışan takı benim elim.
Belki de en belli olacak yalan, benim söylediğim...
Belki sen ve belki ben...
Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan
bir beyaz tutsaklık...
İnsan kendine iltica edebilir mi?
Ölü olarak ele geçiriliyor en sıcak insan sözleri..
Ve hüznüm bir kamu morgunda işe başladı.
YILMAZ ERDOĞAN
gözlükleri çıkarmak hiç aklımıza gelmedi.
Hiç düşündün mü belkiyi
Belki, eline en yakışan takı benim elim.
Belki de en belli olacak yalan, benim söylediğim...
Belki sen ve belki ben...
Yoksulluk, kirden rengi tanınmayan
bir beyaz tutsaklık...
İnsan kendine iltica edebilir mi?
Ölü olarak ele geçiriliyor en sıcak insan sözleri..
Ve hüznüm bir kamu morgunda işe başladı.
YILMAZ ERDOĞAN
9 Ağustos 2011 Salı
o an - 1
Elinde ufak bir çakı. tıpkı kendisi gibi ha kırıldı ha kırılacak, çelimsiz. geçmiş duvarın köşesine kim bilir kimi bekliyor. dudaklarının arasında yıllanmış bir orospuya benziyor sigara, çirkin, geçgin, külü inatla düşmemiş duruyor hala ucunda. adam-çocuk içiyor acemice, içmiş olmak için, hiç de yakışmıyor daha üstünde bıyık bitmemiş dudaklarına. kısacık saçlarının altında yatıyor çocukluğu aslında; sağ kulağının arkasında, çocukluk arkadaşı Muhsin'in attığı taşın izi. kafasının tam üstünde irice bir yarık; babasının eseri. Ensesinin hemen üzerinde incecik uzun bir kesik çizgisi. beyaz gömleğinin önü açık göğsüne kadar. toplasan 50 kilo yok daha ama 'adam ki ne adam' sanıyor belli ki kendini. En fazla 15 yaşında. Ama baksan gözlerine 'ne yaşadın' dersin, ' ne oldu sana daha bu yaşta?'. O gözler ki; nefret dolu, kızgınlık dolu dünyaya. incecik kollarında irili ufaklı faça izleri, burnundan soluyor delikanlı. kızmış; kan çanağı gibi gözleri. bekliyor birini; kim bilir kimi? çatmış kaşlarını, siper etmiş gözlerine bakıyor sinsi sinsi. Elleri biraz titriyor gibi, çocuk-adam korkuyor gibi, yüreği göğsüne güm güm vuruyor gibi. ceketinin yakalarını kaldırıp, çekip kulaklarına kadar çömüyor duvarın dibine; az önce attığı izmariti görüyor yerde; hayret üstüne de basmıştı ama sönmemiş işte ateşi.
Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
TURGUT UYAR
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bütün ağaçlarla uyumuşum
Kalabalık ha olmuş ha olmamış
Sokaklarda yitirmiş cebimde bulmuşum
Ama ağaçlar şöyleymiş
Ama sokaklar böyleymiş
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim dizboyu sulara
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Sizin morunuz mor inandım
Ben tam dünyaya göre
Ben tam kendime göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
TURGUT UYAR
4 Ağustos 2011 Perşembe
özür
Ne kötü bir acıya ortak olamamak.
Ne desen boş, ne söylesen yavan ve hatta yalan.
Üzgün bir kalbe dokunmak ne zor, hissedememek .
Yanında olamamak ne acı yorgun bir bedenin.
‘Yüreğim sızlıyor, üzülme sen. Dökme yüzünü, küstürme sesini bana’
demek nasılda bencilce.
İnsan işte sevdiğini her türlü acıdan uzak tutmak istiyor.
Her ne kadar bilse de imkansızlığını; çabalıyor çaresizce.
elimden gelse de silsem gamını ama nafile; gücüm yetmiyor.
3 Ağustos 2011 Çarşamba
hadi gülümse...
gülebildiğin kadar gül, çünkü ağlamak için muhakkak bulursun sebep.
gül ki; mutlu sansınlar seni, bir bakmışsın bir sabah sen de inanıvermişsin bu yalana.
insanların yansımasıdır çünkü; seni olduğun sen yapan.
neyse yorma kafanı, gül hep; hiç durmadan.
belki sezen aksu haklıdır; belki gülümseyince; kim bilir
gerçekten de gidiverir bulutlar.
Anladın mı?
Kimse kimsenin Allah'ına, ideolojisine, cinsel tercihine ve hiç bir şeyine karışamaz. Herkesin inancı, yaşam tarzı ve düşünceleri kendisini ilgilendirir. Önemli olan tek şey; iç huzurdur. Her kim yaptığından pişman ya da üzgün değilse, mutlu ve özgürse üstelik; bu başka hiç kimseye tek kelime etmemesi için yeterli bir sebeptir. İnsanlar doğumlarından ilk gençlik yıllarına kadar maruz kaldıkları dini-siyasi ve daha nice baskıya direnemeyebilir ama direnebilir de; her iki durumda da yapılması gereken sadece susmaktır. Yine ve yeniden söylemeliyim ki; bu hiç kimseyi alakadar etmez. Fikir beyan edilebilir, belli bir seviyede tartışıladabilir ama yargılanamaz. Toplumdan soyutlanamaz. Bir türbanlı, bir fahişe, bir komünist, bir faşist, bir nihilist, bir ataist, bir eşcinsel, bir gerilla. Kimse.
Hiç kimse, bulunduğu taraftan dolayı taşlanamaz, dışlanamaz. İsteyen istediği oyunu, dilediği kurallarla oynar. Kazanacak olan da kaybedecek olan da yine kendisidir çünkü.
Sen korkaksın diye; herkesten korkak olmasını bekleyemezsin. Sen cesaretsizsen; ilacı başkasında değil. Aynı şekilde sen cesursun diye, etrafın gözü kara insanlarla dolmayacak hemen. Sen azimlisin diye, bütün tembeller ayaklanmayacak hırsla.
Bildiğin, öğrendiğin, ezberlediğin herşeyi unut. Bütün etiketleri, yargıları, kalıpları kır at. Bugüne kadar (farkında olarak ya da olmayarak) kafanda oluşturduğun bütün duvarları kır, örümcek ağlarını temizle. Bakış açını değiştir. Anlamaya çalış. 'O da insan' de. 'Hiç bir farkımız yok' de. 'Herkes eşittir' de.
"Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir" demiştir George Orwell ama biz yanıldığını varsayalım. Bu bir ütopyada olsa, gerçek olması için uğraşalım.
Şimdi; anlamsız ve süslü laflarla ahkam kesmeyi (hem de cahilce) bırakıp, biraz okuyalım, yorum yapmadan önce bir durup lafımızı tartalım. Çıldırmış gibi milliyetçilik oyunları oynamayı bırakalım, bayrağı şovenistçe kullanmayalım. Ne bir Amerikan, ne bir Rus ne de bir Türk dünyaya bedel falan değil; kendimizi kandırmayalım.
Hiç kimse, bulunduğu taraftan dolayı taşlanamaz, dışlanamaz. İsteyen istediği oyunu, dilediği kurallarla oynar. Kazanacak olan da kaybedecek olan da yine kendisidir çünkü.
Sen korkaksın diye; herkesten korkak olmasını bekleyemezsin. Sen cesaretsizsen; ilacı başkasında değil. Aynı şekilde sen cesursun diye, etrafın gözü kara insanlarla dolmayacak hemen. Sen azimlisin diye, bütün tembeller ayaklanmayacak hırsla.
Bildiğin, öğrendiğin, ezberlediğin herşeyi unut. Bütün etiketleri, yargıları, kalıpları kır at. Bugüne kadar (farkında olarak ya da olmayarak) kafanda oluşturduğun bütün duvarları kır, örümcek ağlarını temizle. Bakış açını değiştir. Anlamaya çalış. 'O da insan' de. 'Hiç bir farkımız yok' de. 'Herkes eşittir' de.
"Herkes eşittir ama bazıları daha eşittir" demiştir George Orwell ama biz yanıldığını varsayalım. Bu bir ütopyada olsa, gerçek olması için uğraşalım.
Şimdi; anlamsız ve süslü laflarla ahkam kesmeyi (hem de cahilce) bırakıp, biraz okuyalım, yorum yapmadan önce bir durup lafımızı tartalım. Çıldırmış gibi milliyetçilik oyunları oynamayı bırakalım, bayrağı şovenistçe kullanmayalım. Ne bir Amerikan, ne bir Rus ne de bir Türk dünyaya bedel falan değil; kendimizi kandırmayalım.
29 Temmuz 2011 Cuma
Hepsi bu
Değişen ben değilim
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey:
bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlanmak
şimdi ölüm bile yetmiyor
acılarımızı tartmaya
dostlar
alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhabayı bıçaklar gibi artık
selamlaşmalar
değişen ben değilim
dönüşen savaş
artık zaman bile yetmiyor
yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti
güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...
geceler...
yani
Ahmet Haşim in kafiyeleri...
seni aklıma düşüren
yerçekimi değil
yalancı yıldızlar
öyle uzaksın ki
üflesem soğuyacaksın
sarılsam okyanus
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar
sebepsiz bir ölümü,
acılarımız
ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...
dönüşen savaş
yaşlanmakla ıslanmak aynı şey:
bir yağmurun gölgesinde ihtiyarlanmak
şimdi ölüm bile yetmiyor
acılarımızı tartmaya
dostlar
alıngan bir sahili pinekliyorlar
bir merhabayı bıçaklar gibi artık
selamlaşmalar
değişen ben değilim
dönüşen savaş
artık zaman bile yetmiyor
yaşadığımızı sanmaya
yine de ışıklar bu kenti
güzelmiş gibi gösteriyor
geceleri...
geceler...
yani
Ahmet Haşim in kafiyeleri...
seni aklıma düşüren
yerçekimi değil
yalancı yıldızlar
öyle uzaksın ki
üflesem soğuyacaksın
sarılsam okyanus
bir aşka yetecek kadar
ve anımsatacak kadar
sebepsiz bir ölümü,
acılarımız
ve kafiyelerimiz var...
işte hepsi bu kadar...
YILMAZ ERDOĞAN
19 Temmuz 2011 Salı
uğurlama
zaman duracak önce.
geçmeyecek vakit. nefes alamayacağım bir süre.
bunalacağım. durup durup 'off' çekeceğim yerli yersiz.
sıcaklardan şikayet edeceğim, işten güçten yakınacağım durmadan.
dışarı çıkmayacağım; canım çekmeyecek.
salacağım kendimi bir süre, aynalara küseceğim.
ağır aksak, yarım yamalak günlerim olacak.
suratsız ve uykusuz saatler geçireceğim.
yemekler tatsız gelecek ağzıma, su geçmeyecek boğazımdan.
ağız dolusu gülmek kalkacak rafa.
sonra sonra farkedeceğim ki uykum yok aslında
hava çok güzel ve yemekler çok lezzetli
mutlu ve üstelik aşığım da;
ve tam da bu sebepten eksik herşey
sırf sen yoksun diye ankara'da.
geçmeyecek vakit. nefes alamayacağım bir süre.
bunalacağım. durup durup 'off' çekeceğim yerli yersiz.
sıcaklardan şikayet edeceğim, işten güçten yakınacağım durmadan.
dışarı çıkmayacağım; canım çekmeyecek.
salacağım kendimi bir süre, aynalara küseceğim.
ağır aksak, yarım yamalak günlerim olacak.
suratsız ve uykusuz saatler geçireceğim.
yemekler tatsız gelecek ağzıma, su geçmeyecek boğazımdan.
ağız dolusu gülmek kalkacak rafa.
sonra sonra farkedeceğim ki uykum yok aslında
hava çok güzel ve yemekler çok lezzetli
mutlu ve üstelik aşığım da;
ve tam da bu sebepten eksik herşey
sırf sen yoksun diye ankara'da.
18 Temmuz 2011 Pazartesi
14 Temmuz 2011 Perşembe
anla artık
başka gözlerde arama kendini
salak olma.
bil ki; bir yabancı karşındaki
asla tanıdım sanma.
ve sen beş kat elsin onun için.
her dokunuş yakınlık değildir her zaman
yanılma.
avucundaki elin sahibini, dünyanın en anlayışlı insanı sanıp da kanma.
açma kendini fazla, kapılma.
hep bir ayağın dışarda olsun, bir pencere açıldı da içeri güneş girdi diye
diğer bütün kapıları insafsızca kapama.
kendini dinle.
ne istediğini bil. kırılma kolay kolay.
zırlama herşeye.
yalnızsın.
daha kaç kez söylemem gerekecek
daha kaç kez tecrübe edeceksin bunu anlamak için.
sürekli kendine bir yoldaş arama.
yollar ve yolculuklar yalnızken güzel zaten.
zorlama.
salak olma.
bil ki; bir yabancı karşındaki
asla tanıdım sanma.
ve sen beş kat elsin onun için.
her dokunuş yakınlık değildir her zaman
yanılma.
avucundaki elin sahibini, dünyanın en anlayışlı insanı sanıp da kanma.
açma kendini fazla, kapılma.
hep bir ayağın dışarda olsun, bir pencere açıldı da içeri güneş girdi diye
diğer bütün kapıları insafsızca kapama.
kendini dinle.
ne istediğini bil. kırılma kolay kolay.
zırlama herşeye.
yalnızsın.
daha kaç kez söylemem gerekecek
daha kaç kez tecrübe edeceksin bunu anlamak için.
sürekli kendine bir yoldaş arama.
yollar ve yolculuklar yalnızken güzel zaten.
zorlama.
başlığa da gerek yok
kalbim kolay kırılmaz benim
zehirli sözler kolayca karışmaz kanıma
kızarım, üzülürüm ama geçer.
tren gibi, su gibi, rüzgar gibi ömür gibi geçer sinirim bir çırpıda.
mevsimler gibi değişir fikirlerim.
yığılıp kalmam yere yanlış anlaşıldım diye
ama cevap da vermem arsız sözlere.
madem ki hayatımdaki kimse benim için yaşamıyor
madem ki ben herkesi oyun hamuru yerine koyuyorum
varsın öyle bilsin yakın bildiğim gizli eller.
ağlamam, anlatmam doğrusunu.
uğraşmam, çabalamam bundan öte.
affederim geçer, hayat kısa; güzel bir film, harika bir şarkı kadar.
yeterince dolu zaten içim, taşırmanın alemi yok.
taşklınlığın alemi yok.
fazladan bir ilgi beklemenin anlamı ise hiç yok
olduğu gibi kalsın, yontulmadan, değişmeden.
ben yine bildiğim gibi, bildiğin gibi.
olması gerektiği gibi değil belki ama istediğim gibi.
anlamaya çalışma, anlatmaya uğraşma,
bırak yıktığın gibi, dağıttın gibi, algıladığın gibi kalsın.
ziyanı yok.
zehirli sözler kolayca karışmaz kanıma
kızarım, üzülürüm ama geçer.
tren gibi, su gibi, rüzgar gibi ömür gibi geçer sinirim bir çırpıda.
mevsimler gibi değişir fikirlerim.
yığılıp kalmam yere yanlış anlaşıldım diye
ama cevap da vermem arsız sözlere.
madem ki hayatımdaki kimse benim için yaşamıyor
madem ki ben herkesi oyun hamuru yerine koyuyorum
varsın öyle bilsin yakın bildiğim gizli eller.
ağlamam, anlatmam doğrusunu.
uğraşmam, çabalamam bundan öte.
affederim geçer, hayat kısa; güzel bir film, harika bir şarkı kadar.
yeterince dolu zaten içim, taşırmanın alemi yok.
taşklınlığın alemi yok.
fazladan bir ilgi beklemenin anlamı ise hiç yok
olduğu gibi kalsın, yontulmadan, değişmeden.
ben yine bildiğim gibi, bildiğin gibi.
olması gerektiği gibi değil belki ama istediğim gibi.
anlamaya çalışma, anlatmaya uğraşma,
bırak yıktığın gibi, dağıttın gibi, algıladığın gibi kalsın.
ziyanı yok.
babasız kızlar balosu
bu davette topugunuzun ya da kanadınızın
biri kırık olmalı
bu şartı yerine getirmeyenler
kırık ön dişler ya da deşik ciğerlerle de
katılabilirler.
uzun hazırlıklardan geçtik biz
uzakdiyarlara uçtuk: başka çaremiz yoktu
babasız kızlar korosu:
babamız bizi sevmedi
çirkiniz! çirkiniz!
zır deliyiz. güzeller güzeli şüphe
kır kalbimi, alışığım ben
yeşil gözleri babamın: gözleri zehirli yosunlardandır
ince ince proje dokur, gürcü soğuk ve mağrur
babamı hiç görmedim - ki onca yıldır
bu baloya davetli kızlar
babalarının cenazesinde bulunmayacaklar
niye seveyim seni
babalarının terk ettiği kızlar, kötülüklerinde cömert
aşklarında hazin ve güvenilmezdirler
babasız kızlar korosu:
babamız bizi sevmedi
öyle birşey koptu ki içimizde
bütün kötü kadınlar bizden sorulur
kaçmayı biliriz biz en iyi
ey cesur ey sevgili sıkıysa bak gözlerime
taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
çocukluk acıları pazılarımdır benim
ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin.
balomuz gece yarısını geçe başlayıp
canımız isteyince biter
kandırdur arabalarıyla dolanmayız biz
cam kırıklarında dans etmek varken
babasız kızlar korosu:
küfredip kavga çıkarırız
çirkiniz çirkiniz çirkiniz
babamız bizi sevmedi
cümlenizin hakkından geliriz
yaralarımıza şap dökerek büyüttük kendimizi
göçebeyiz; talan eder tüyeriz
hayat, baskınımıza mazur bir davet yeridir
arka kapıları tekmeler içeri gireriz
yaklaşma yakarım, dumanını üflediğim gibi
keyfime bakarım
ön kapıdan ve sırayla
buyrun kibar hanımlar beyler
babanız sizi sevdi de ne oldu?
korkak,kör ve bok gibisiniz.
PERİHAN MAĞDEN
biri kırık olmalı
bu şartı yerine getirmeyenler
kırık ön dişler ya da deşik ciğerlerle de
katılabilirler.
uzun hazırlıklardan geçtik biz
uzakdiyarlara uçtuk: başka çaremiz yoktu
babasız kızlar korosu:
babamız bizi sevmedi
çirkiniz! çirkiniz!
zır deliyiz. güzeller güzeli şüphe
kır kalbimi, alışığım ben
yeşil gözleri babamın: gözleri zehirli yosunlardandır
ince ince proje dokur, gürcü soğuk ve mağrur
babamı hiç görmedim - ki onca yıldır
bu baloya davetli kızlar
babalarının cenazesinde bulunmayacaklar
niye seveyim seni
babalarının terk ettiği kızlar, kötülüklerinde cömert
aşklarında hazin ve güvenilmezdirler
babasız kızlar korosu:
babamız bizi sevmedi
öyle birşey koptu ki içimizde
bütün kötü kadınlar bizden sorulur
kaçmayı biliriz biz en iyi
ey cesur ey sevgili sıkıysa bak gözlerime
taşa çeviririm seni, mum gibi eritirim
çocukluk acıları pazılarımdır benim
ah ben ne güçlü ne unutkanım bilemezsin.
balomuz gece yarısını geçe başlayıp
canımız isteyince biter
kandırdur arabalarıyla dolanmayız biz
cam kırıklarında dans etmek varken
babasız kızlar korosu:
küfredip kavga çıkarırız
çirkiniz çirkiniz çirkiniz
babamız bizi sevmedi
cümlenizin hakkından geliriz
yaralarımıza şap dökerek büyüttük kendimizi
göçebeyiz; talan eder tüyeriz
hayat, baskınımıza mazur bir davet yeridir
arka kapıları tekmeler içeri gireriz
yaklaşma yakarım, dumanını üflediğim gibi
keyfime bakarım
ön kapıdan ve sırayla
buyrun kibar hanımlar beyler
babanız sizi sevdi de ne oldu?
korkak,kör ve bok gibisiniz.
PERİHAN MAĞDEN
13 Temmuz 2011 Çarşamba
bir hiç kimseye-3
karşına çıkmayışımı korkaklık sanma,
şüpheye düşme cesaretsizliğimden.
karşına çıkmayışım, elimi belime koyup da kavgaya tutuşmayışım
kendime olan saygımdandır.
söyleyecek sözüm olmadığından değil, haketmediğin için sesimi duymayı.
sen ki; en aşağılık, en arsız insan.
bilsem ki utanacaksın, bilsem ki kızaracak yüzün
geçer karşına tükürürüm suratının orta yerine.
ama nafile olur tüm çabalarım.
sanma ki, önemlisin.
sanma ki, bir kere bile görmek istedim seni.
sakın kendini olmadığın ve asla olamayacağın o 'sıfata' yakıştırma
sakın içten içe sahiplenme beni.
sakın ağlayıp, mızıldama.
suçlusun.
kötüsün.
korkaksın.
yüzsüzsün.
bu kızgınlığı üstüne alma. bunu sevgi sanma, eksiklik sanma, üzüntü ve hayalkırıklığı hiç sanma.
o kadar güçlüyüm ki; beni görsen utanırdın kendinden, kendi acizliğinden, karaktersizliğinden, erkekliğinden.
yalnız değilim, korkmuyorum da hiç, senin asla sahip olmayacağın erdemlerim var.
hiç eksikliğini hissetmedim, iyiki hiç sarılmadım sana, iyiki kokun değmedi burnuma, iyiki defolup gittin.
ve çok şükür sana hiç benzemedim.
şüpheye düşme cesaretsizliğimden.
karşına çıkmayışım, elimi belime koyup da kavgaya tutuşmayışım
kendime olan saygımdandır.
söyleyecek sözüm olmadığından değil, haketmediğin için sesimi duymayı.
sen ki; en aşağılık, en arsız insan.
bilsem ki utanacaksın, bilsem ki kızaracak yüzün
geçer karşına tükürürüm suratının orta yerine.
ama nafile olur tüm çabalarım.
sanma ki, önemlisin.
sanma ki, bir kere bile görmek istedim seni.
sakın kendini olmadığın ve asla olamayacağın o 'sıfata' yakıştırma
sakın içten içe sahiplenme beni.
sakın ağlayıp, mızıldama.
suçlusun.
kötüsün.
korkaksın.
yüzsüzsün.
bu kızgınlığı üstüne alma. bunu sevgi sanma, eksiklik sanma, üzüntü ve hayalkırıklığı hiç sanma.
o kadar güçlüyüm ki; beni görsen utanırdın kendinden, kendi acizliğinden, karaktersizliğinden, erkekliğinden.
yalnız değilim, korkmuyorum da hiç, senin asla sahip olmayacağın erdemlerim var.
hiç eksikliğini hissetmedim, iyiki hiç sarılmadım sana, iyiki kokun değmedi burnuma, iyiki defolup gittin.
ve çok şükür sana hiç benzemedim.
zorlanmadan, zorlamadan
hayatı başarılarla doluydu erkeğin ama hep eksikti sanki en önemli şey. zaferden zafere koşarken hiç geçmedi içindeki sıkıntı. boşluklar dolmadı. tatmin etmedi hiç bir mağlubiyet ölümene. başını döndürmedi hiç bir zıplayış. hep daha iyiyi isterken, hırslanırken hayata, acımasızca içini hınçla doldururken, başarının hayattaki en değerli şey olduğunu, eğer işinde çok önemli bir noktaya gelirse saygı göreceğini sandı. aslında yanılmadı da, ama sebgiden eksik bir saygı beklemiyordu hiç. şimdi sahip olduğu kudret, insanların yalaka gülüşleri, çıkarcı davetleri, içten pazarlıklarıyla dolu.
güç, her zaman para demekti erkek için. zenginsen kimse dalga geçemezdi seninle, gülemezdi zaaflarına, lafının üstüne laf söyleyemezdi, kaliteli yaşar, yorulmadan yaşlanırdın, ve kim bilir yeterli parayı biriktirebilirsen azraille iş birliği yapıp ölmezdin bile belki.
yanıldı erkek. çocukluk ve ilk gençlik zamanlarında yaşadığı ruhsal ezikliği, belki sevgisizliği ve belki de kimlik karmaşasını, yıllarca kızlardan göremediği ufacık bir ilgiyi, dokunuşu parayla satın alınabilir sandı. ve aldı. parayla alınabilecek ne varsa.
yani ev, araba, kadın. ve daha nicesi.
hala anlayabilmiş değil yaşadığı mutsuzluğun sebebini. hala sevgiden bihaber. hala fedakarlık nedir, bilmez. evli değil, vücudunun her zerresine para biçilmiş kadınlar giriyor çünkü yatağına. çoçuğu yok. yaptırdığı mimari standartları yüksek okullar, yardım değil, gösteriş amaçlı daha çok.
erkek iyi giyinir, iyi arabalara biner, en iyi yemek nerde yenir; bilir. yatağındakilerin dışında; gezip tozduğu, elbiseler, parfümler, ayakkabılar aldığı üstü kapalı fahişeler de vardır hayatında. mutludur. eksik ama mutlu. arkadaşları vardır, golf oynarlar, seyahatlere çıkarlar. dertleşmezler ama hiç, erkeğin sabahlara kadar içip, içip anlatacağı derdi olmadı çünkü hiç.
aşık olmadı mesela.
ölen babasına üzülmedi hiç. sevmediler birbirlerini çünkü. (baba çok da sevilesi değildir gerçekten.)
yalnız kalan annesine acımadı, ama ev aldı ona en lüksünden; sandı ki malla, mülkle teselli bulabilecek annesi.
parta düşüpde, dizi kanayan bir çocuğu olmadı ki; içi acısın.
parasız kalmadı, çaresiz kalmadı.
yaşadığı alabildiğine koştura koştura.
para gerçekten erkeğe her kapıyı açtı biri hariç;
ama erkek o kapıdan hiç geçmediği için tadını bilmediği duyguları hiç aramadı.
'tam'ım sandı, oysa hep 'ham' kaldı.
aşkın ve hüzünün kollarına bir kez olsun bırakamadan kendini, dünyanın en iyi sigaralarını içip, en pahalı alkollerini yudumlarken kendisini ara sıra romantik bile sandı. kayan bir yıldız gördüğünde heyecanlandı biraz. dramatik bir aşk filminde gözleri dolar gibi oldu. bir çift yemyeşil gözü anımsadı durdu bazı şarkılarda. belki olabilirdi, biraz zorlasa duygularını, biraz üstüne düşse hislerinin, belki, ama olmadı. tek tel saçı düşmeden başından, bir tane diş eksilmeden ağzından bir asıra yakın yaşadı.
şimdi mezar taşı yaşadığı şehrin en görkemlisinden. mermer taşı oldukça pahalı. geri dönüp de fani dünyaya, ziyaret etme şamsı olsaydı kendi kabrini, eminim oldukça gurur duyardı.
güç, her zaman para demekti erkek için. zenginsen kimse dalga geçemezdi seninle, gülemezdi zaaflarına, lafının üstüne laf söyleyemezdi, kaliteli yaşar, yorulmadan yaşlanırdın, ve kim bilir yeterli parayı biriktirebilirsen azraille iş birliği yapıp ölmezdin bile belki.
yanıldı erkek. çocukluk ve ilk gençlik zamanlarında yaşadığı ruhsal ezikliği, belki sevgisizliği ve belki de kimlik karmaşasını, yıllarca kızlardan göremediği ufacık bir ilgiyi, dokunuşu parayla satın alınabilir sandı. ve aldı. parayla alınabilecek ne varsa.
yani ev, araba, kadın. ve daha nicesi.
hala anlayabilmiş değil yaşadığı mutsuzluğun sebebini. hala sevgiden bihaber. hala fedakarlık nedir, bilmez. evli değil, vücudunun her zerresine para biçilmiş kadınlar giriyor çünkü yatağına. çoçuğu yok. yaptırdığı mimari standartları yüksek okullar, yardım değil, gösteriş amaçlı daha çok.
erkek iyi giyinir, iyi arabalara biner, en iyi yemek nerde yenir; bilir. yatağındakilerin dışında; gezip tozduğu, elbiseler, parfümler, ayakkabılar aldığı üstü kapalı fahişeler de vardır hayatında. mutludur. eksik ama mutlu. arkadaşları vardır, golf oynarlar, seyahatlere çıkarlar. dertleşmezler ama hiç, erkeğin sabahlara kadar içip, içip anlatacağı derdi olmadı çünkü hiç.
aşık olmadı mesela.
ölen babasına üzülmedi hiç. sevmediler birbirlerini çünkü. (baba çok da sevilesi değildir gerçekten.)
yalnız kalan annesine acımadı, ama ev aldı ona en lüksünden; sandı ki malla, mülkle teselli bulabilecek annesi.
parta düşüpde, dizi kanayan bir çocuğu olmadı ki; içi acısın.
parasız kalmadı, çaresiz kalmadı.
yaşadığı alabildiğine koştura koştura.
para gerçekten erkeğe her kapıyı açtı biri hariç;
ama erkek o kapıdan hiç geçmediği için tadını bilmediği duyguları hiç aramadı.
'tam'ım sandı, oysa hep 'ham' kaldı.
aşkın ve hüzünün kollarına bir kez olsun bırakamadan kendini, dünyanın en iyi sigaralarını içip, en pahalı alkollerini yudumlarken kendisini ara sıra romantik bile sandı. kayan bir yıldız gördüğünde heyecanlandı biraz. dramatik bir aşk filminde gözleri dolar gibi oldu. bir çift yemyeşil gözü anımsadı durdu bazı şarkılarda. belki olabilirdi, biraz zorlasa duygularını, biraz üstüne düşse hislerinin, belki, ama olmadı. tek tel saçı düşmeden başından, bir tane diş eksilmeden ağzından bir asıra yakın yaşadı.
şimdi mezar taşı yaşadığı şehrin en görkemlisinden. mermer taşı oldukça pahalı. geri dönüp de fani dünyaya, ziyaret etme şamsı olsaydı kendi kabrini, eminim oldukça gurur duyardı.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
yazı
söz bittiyse, bitmiştir herşey.
kırgın ve suskun bir kadından korkmalı erkek.
söyleyecek sözü olup da ağzını bıçak açmayan kadın kadar tehlikelisi yoktur.
bilmeli ki erkek artık dünya üzerinde o kadından daha
vazgeçmişi,
vicdansızı,
acımasızı,
kararlısı yoktur.
söz bittiyse, bitmiştir herşey.
anlatmaktan caydıysa kadın, usandıysa konuşmaktan;
ve gerçekten yorgunsa erkeğin ardında koşmaktan, yakalayamamaktan, tutup silkeyememekten, durup dinlememekten...
söz bittiyse, bitmiştir herşey.
sadece sayılı insan için, söz biterse, biterse herşey; yazı başlar. yazı yalnızlıktır. ve belki de yalnızlık yazıyla başlar. yalnızlar içindir hikayeler. masallar yaratmak yalnızların işidir. kalemi eline alan lal olur. konuşmaz.
yani yalnızlık ve yazı ve tabi ki susmak; belki bir miktar umutsuzluk, karamsarlık da lazım biraz demem o ki; mutluluğun bittiği yerde yazı başlar.
kırgın ve suskun bir kadından korkmalı erkek.
söyleyecek sözü olup da ağzını bıçak açmayan kadın kadar tehlikelisi yoktur.
bilmeli ki erkek artık dünya üzerinde o kadından daha
vazgeçmişi,
vicdansızı,
acımasızı,
kararlısı yoktur.
söz bittiyse, bitmiştir herşey.
anlatmaktan caydıysa kadın, usandıysa konuşmaktan;
ve gerçekten yorgunsa erkeğin ardında koşmaktan, yakalayamamaktan, tutup silkeyememekten, durup dinlememekten...
söz bittiyse, bitmiştir herşey.
sadece sayılı insan için, söz biterse, biterse herşey; yazı başlar. yazı yalnızlıktır. ve belki de yalnızlık yazıyla başlar. yalnızlar içindir hikayeler. masallar yaratmak yalnızların işidir. kalemi eline alan lal olur. konuşmaz.
yani yalnızlık ve yazı ve tabi ki susmak; belki bir miktar umutsuzluk, karamsarlık da lazım biraz demem o ki; mutluluğun bittiği yerde yazı başlar.
23 Haziran 2011 Perşembe
ne zormuş
Bütün delilikleri sırayla bıkmadan, usanmadan yapma cesareti veriyorsun bana.
Gözüm kararıyor duyduğum yaşama sevincinden.
Bilirsin, gelirim seninle; hem de hiç düşünmeden ardımda bıraktıklarımı.
Düşünmem, direnmem, kanarım sana.
Tehlikelisin.
Herhangi bir günü benzersiz anlarla süslemeye üstüne yok.
Korkuyorum. Tenin, sesin, bakışın; hissettiğim bağlılık riskli.
Ama durdurmuyorum kendimi.
Önüm o kadar açık ki; gözlerim kamaşıyor ışıktan göremiyorum yolun dibini.
Yani bir masal gerçek hayatta ne kadar mutlu bir sonla olabilir ki?
Ya da bir insan hayatı boyunca kaç kere bulur ruh eşini?
Törpülendim, sakinleştim, yumuşadım, kabuk attı yaralarım iyileştim.
Kızmıyorum hiç bir şeye eskisi gibi.
Ama yine de büyülü olduğu kadar ürpertici, yalın olduğu kadar yanıltıcı, tutkulu olduğu kadar öldürücü senden uzakta kalma ihtimali.
9 Haziran 2011 Perşembe
Ama
Konuşamadı.
Bir ‘ama’ geçti aklından.
*Herkesin ‘ama’ları vardır, güçlü bir bağlaçtır ‘ama’ çok yönlüdür.
Kimi ‘ama’larını açıklarını kapatmak için kullanır. Her kaybetmişliğinin bahanesidir ‘ama’. ‘ama ben yeterince uğraştığımı düşünüyorum’
Kimileri hak etmemişliğin, haksızlığa uğramanın karın ağrıtan sancısına deva sanır ‘ama’sını. ‘ama neden, nasıl olur’
Bazıları kötülüklerini kapatır ‘ama’larıyla. Makyaj yapar vicdansızlığına.
‘ama o bunu haketti’
Çoğunun en büyük bahanesidir. Cesaretsizliğinin bahanesi. Korkaklığının kabuğudur ‘ama’. ‘ama tek başıma oralarda yapamam ki’
Ve bazı ‘ama’lar saf, katıksız bir acıdan oluşur. ‘Aşk’ gibi, üç harfli.*
Baktı kadına adam. Gözlerini yakalamaya çalıştı kaydı gitti avuçlarından. Dokunamadı kadının hislerine. Belki baksaydı kadın gözlerine, ‘ama’sını duymasına gerek kalmayacaktı erkeğin. Bakmadı. Duymayı tercih ediyordu besbelli.
Bakmadı adama kadın. Gözlerini başka yana çevirdi, kaçtı erkeğin hüzünlü bakışlarından. Kaçamak bir bakış bile, çok muydu gerçekten ki, esirgiyordu erkekten. ‘hadi’ dedi kadın içinden. Erkek duymadı. Bakmayı tercih ediyordu besbelli.
‘Gitme’ demedi erkek
‘Neden’ diye sormadı
Kızmadı
Ağlamadı
Sadece ‘ama’ dedi. ‘ Ama ben seni çok sevmiştim’
‘Ama’ dedi kadın içinden, ‘Ama ben seni hiç sevmemişim’
8 Haziran 2011 Çarşamba
Hikaye - 18
Kadın ılık ikindi güneşi altında oturmuş çay içiyor tek başına. Yoldan geçenleri izliyor. Her gün onlarca insanın kaldırımda yanından acele acele geçtiği diğer insana, bir daha hiç karşılaşmayacağı ya da çok trajik veya komik bir şekilde yeniden yollarının kesişeceğini bilmeden, göz ucuyla bile bakmadığının ayrımına varıyor ilk kez. ‘Yine gereksiz düşünceler içindeyim’ diyor sonra kadına içinden bir ses.
Tüm diğer hikayelerin aksine kadın hüzünlü değil bu kez. Yüzünde renk, gözünde ışık var. Hüznün karanlık parıltısını kapatacak kadar güçlü bir ışık bu. Metrelerce öteden fark edilecek kadar kuvvetli.
Kadın, afacan gözlerle ve biraz da heyecanla çantasını karıştırmaya başlıyor. Umduğu eline geldiği anda hafif çatık kaşları gevşiyor. Çıkarıyor kitabını usulca önce masanın üzerine koyuyor. Dışarıdan onu izleyen biri yalnız olmadığını düşünebilir. Az sonra oturduğu mekana biri gelecek sanki, ya da lavaboya gitti de dönmek üzere gibi. Öylesine yoğun kadının enerjisi, öylesine içsel bir bağı var ki artık, her an yanında sevdiği.
Kadın her şeyi aşkla yapıyor gibi. Çayını, sigarasını aşkla içiyor, aşkla okuyor romanını. Sanki umutsuzlukları ölmüş, yeni çiçekler açmış içinde. Çiçeklerini suluyor, iyi bakıyor kendine. Ona güzel bakan biri var çünkü iyileştiren, saran, sarmalayan. Koklayan.
Sanki kadının içindeki ‘ümitsiz ihtimaller korosu’ susmuş. Majörlere dönmüş melodiler. Yağmur da yağsa şemsiyesiz gününde, ıslansa da hani üzülmeyecek sanki, küfretmeyecek şansına. Öyle bir iyimserlik öyle bir uçarılık hali.
Korkmuyor gibi de çok. Dertten, tasadan, zorluktan, iftiradan, yalandan, haksızlıktan, hastalıktan, her ne varsa hayata dair içinde acı taşıyan her biriyle ayrı ayrı savaşacak gücü var gibi duruyor uzaktan.
Belki de hala yalnız. İçindeki çamurlu çukur tam anlamıyla kurumadı belki daha. Ama ümitli bu kez. Bu kez gözü kara. Bu kez bir başka gibi.
Karanlık odasının kalın siyah perdelerini açmış, içeri güneşi almış kadın. Camı açıp havalandırmış yüreğini, tozlarını silkmiş ümitlerinin, hayallerini yeniden koymuş cebine. Renklere bakmış hepsi hala yerinde. Pembe, sarı, mor, yeşil, mavi. Bahar gelmiş ve mayıs yanında harika bir armağan getirmiş hem de. Cam kırıkları toplanmış yerlerden. Hayal kırıklıkları halının altına itilmiş. Gülmek, hem de bu kadar içten ne kadar da ihtimal dışıymış eskiden. Yarım kalan hikayeler, gün gelir kavuşurmuş sonuna. Beklemeye, sabretmeye değermiş. Ve ‘rüyalar’; bir mucize gibi; bir anda gerçek olabilirmiş bazen.
Şimdi, oturduğu yerde, elinde kitabı daldığı düşüncelerden yavaş yavaş sıyrılırken kadın fark ediyor ki; hep bu günü beklemiş. Çok şiddetli bir şekilde bir şeyi isteyip, kılını kıpırdatmamış onca zaman. Demek ki diyor kadın içinden ve kitabının içinde bir yere not düşüyor;
“İmkansız diye bir şey yok. Bir şeyi gerçekten çok istersen er ya da geç; muhakkak olur”
3 Haziran 2011 Cuma
SENFONİ
Önce sesin gelir aklıma
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.
Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.
İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.
Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.
Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...
Turgut UYAR
Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm
Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli
Sonra cumartesi günleri gelir
Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum
Bir yağmur yağsa da, beraber ıslansak.
Kırk kere söyledim bir daha söylerim
Savaşta ve barışta, karada ve denizde,
Düşkünlükte ve esenlikte
Zamanımız apayrı bize göre
Yanyana olduk mu elele
Aç kalsak ağlamayız biliyorum.
İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Geniş meydanlarda akşam üstleri
Üstüste üç kere deniz, üç kere çınarlar.
Sen yanımdayken ister istemez
Uzak ırmakları hatırlıyorum.
Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya, ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum...
Turgut UYAR
25 Mayıs 2011 Çarşamba
....
Canım çekmiyor değil hani
Ellerini tutayım, geleyim seninle
Ya da sen kal benimle
Fark etmez.
Tutmuyor da değilim aslında elini
Ama hiç tutmamışım gibi özlüyorum seni.
Öpeyim diyorum ayıp mı olur.
İstediğim zaman herkesin içinde
Ki; öpüyorum da zaten.
Hem ayıp, yasak olur muymuş hiç diyorum
İnsan sevince.
‘aşk olsun..’ diyorum
‘aşk olsun.’ diyor
40 kere de söylemiyoruz oysa
Ama ‘aşk’ gerçek oluyor.
Böyle içimde bir alay insan ayaklanıyor,
Yürüyor sanki ayaklarını vura vura kalbime
Sen bana gülünce.
Sanki sırtımdan çıkacak da bir çift kanat uçuracak beni,
Öyle bir his, öyle enteresan bir sarhoşluk hali.
Görüyor olmalısın, -senden kaçmaz- gözlerimin içindeki sevinci.
Şimdi dağlar aşsan, denizlere gitsen mesela
Ve uzak bir ihtimal de değil hani;
Bekleyeceğim seni.
Biliyorum koşar adım geleceksin geri.
Mesela bu şiir, biraz utandırsa da beni;
Afişe etmek gibi olsa da duygularımı;
Bilirsin bazen zevkimle başa çıkamam; yazarım.
Ve sen gülersin halime.
İşte bu yüzden, sana adıyorum bu imlası hatalı,
Anlamı kaygan, ana fikri sağlam şiiri.
17 Mayıs 2011 Salı
zor
bir hikayeye son uydurmak değil zor olan.
zor olan hikayelere inanmak.
mutlu sonlara tebessüm edebilmek yürekten.
inanmak masala.
büyüsüne kapılmak.
renklerin parlaklığına
günlerin cıvıltısına
bırakabilmek kendini.
zor olan yazmak değil, yazılana teslim olmak.
öylece, olduğu gibi.
başkasının elindeki kaleme saygı duymak.
zor değil bir öykü tasarlamak.
kahramanalar yaratmak
olaylar kurgulamak.
birini öldürmek ya da yaşatmak
güldürmek veya ağlatmak...
zor olan aşktan bir masal yaratmak,
o aşkta kahraman olmak
kahraman olarak aşkta kalmak.
zor olan hikayelere inanmak.
mutlu sonlara tebessüm edebilmek yürekten.
inanmak masala.
büyüsüne kapılmak.
renklerin parlaklığına
günlerin cıvıltısına
bırakabilmek kendini.
zor olan yazmak değil, yazılana teslim olmak.
öylece, olduğu gibi.
başkasının elindeki kaleme saygı duymak.
zor değil bir öykü tasarlamak.
kahramanalar yaratmak
olaylar kurgulamak.
birini öldürmek ya da yaşatmak
güldürmek veya ağlatmak...
zor olan aşktan bir masal yaratmak,
o aşkta kahraman olmak
kahraman olarak aşkta kalmak.
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Arabesk Masallar - 2
Tam olarak ne zaman delirdim bilmiyorum. Üvey babam tarafından ilk tacize uğradığım gün mü, yoksa annemin bana inanmayıp, beni öldüresiye dövdüğü sabah mı? Ardı arkası kesilmeyen tacizlerin tecavüze döndüğü geceler mi? Bilmiyorum. Çok da düşünmedim.
Öyle tahmin ediyorum ki, 13 yaşında olmalıyım o sıralar. Göğüslerimin yeni yeni büyüdüğünü hatırlıyorum, acıyorlardı biraz. Birbirine benzeyen günlerin birbirine tıpa tıp benzeyen akşamlarında, oturur televizyona bakardık hep. Ben, annem, üvey babam ve küçük erkek kardeşim.
Babam, ölmüş ben henüz bebekken. Aslında bu hikayede tutarsız çok şey var. Ama annem belki terk edildi, belki evlilik dışı doğurdu beni de söylemek istemedi. Şimdi düşününce idrak ediyorum. O zamanlar her gece dua ederdim babamın ruhuna. Belki varlığımdan haberi bile olmayan bir adama.
Annem evlenmiş hemen. Ananem anlatırdı rahmetli; ‘bütün mahalle ananın peşinden koşardı’ diye. Belli ki gönlü yokmuş çok. Ama parası varmış adamın dedemi ikna edecek kadar. Her zamanki şeyler işte. Evlenmişler, evlenmişler diyorum çünkü ben 4 yaşında falanmışım o zamanlar. Neyse.
Aslında gerçekten güzel kadınmış annem. Şimdi bile bakınca yüzüne zamanın üzerini örtemediği bir duruluk okunur gözlerinde. Ama ne fayda. Güzellik geçici, aslında düşünüyorum da sanırım her şey geçici.
Önceleri iyi bir evlilik denebilirdi. Yani iyi dediysem ‘vasat’. En azından dayak yoktu henüz, hatta annemi kucağına oturtup, bacaklarını okşadığını hatırlarım bazen utanarak.
Maddi olarak fena sayılmazdık. Sonuçta bir gecekondu mahallesinde oturuyorsanız ve buz dolabınız daima doluysa paranız var demektir.
Küçük kardeşimin doğması evliliklerinin 3. Senesine tekabül ediyor aşağı yukarı. Hala ve sadece kardeşimi severim, babasına rağmen. Oyunlar oynardık, beraber uyurduk, annesi sandı beni uzunca bir süre ve ben kendimi hala onun annesi sanıyorum.
Orta 2.sınıfın insanın kafasını bulandıran derslerine gömülmüş bir halde çalışıyordum bir gün 2+1 evimizin kardeşim ve bana ayrılmış olan küçük odasında. Annem mutfakta, kardeşim onun yanında. Saat yaklaşık olarak akşam 7 civarı. Odama girdiğini gördüğümde biraz rahatsız oldum, o güne dek dayak yemiş, hor görülmüş ya da aşağılanmış değildim üvey babam tarafından ama aramızda hep mesafe olmuştu. Bu nasıl anlatılır tam olarak bilmiyorum. Sanırım o bana baktıkça, karısının geçmişini ben ona baktıkça bir boşluk görüyordum. Sadece boşluk.
Oturduğum sandalyeye arkadan yaklaşarak ‘ne çalışıyorsun bakalım’ dediğindeki ses tonunu asla unutmadım. Arkadan omzuma değen sertliği de. Saçlarımı okşarken titreyen ellerini de unutmadım ve ellerinin, kocaman parmaklarının kokusunu. Sabun kokusunu.
İnsan, inanmak istemediği bir şey olduğu zaman beynini kitler. Bakar ama görmez, işitir ama duymaz. Hisseder ama reddeder. Aynen öyle oldu bende de. Hiçbir yokmuş gibi davrandım. Ne çalıştığımı söyledim, ama çevirip de kafamı yüzüne bakamadım. Utançtan yerin dibine girdim de, hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi yaptım. Omzumdan çekip sertliğini, tuvalete gidince koşar adım, içerde ne yapmakta olduğunu düşünmekten kaçtım.
Sonra uyudum, uyandım, okula gittim, okuldan döndüm, yemek yedim, kardeşimi sevdim, yattım. Günler, birbirinin aynı olmaya başladıkça, korkum geçti, yanılmışım.
Bir akşam, küçük oturma odasının, küçük televizyonuna bakarken beni kucağına çağırdı ve annem gülümseyerek ‘git babana’ dedi. ‘babana git’, babama?
Sadece kanımın buz kestiğini hatırlıyorum. Ne korktum, ne ürktüm ne de kızdım. Yine kilitledim kendimi. Beni iki bacağının tam ortasına oturtup, odadakilere hiç belli etmeden omuzlarımdan aşağı bastırmasına göz yumdum. Annemin tüm dikkatini televizyona vermesini, kardeşiminse anlamaz gözlerle bizi izlediğini hiç unutmadım. Bir de o lanet olası sabun kokusu.
Ertesi sabah kustum, ateşim yükseldi ve annem okula gitmememe karar verdi. Bence hasta değildim, konuşamadıklarımı, bağıramadıklarımı kusuyordum. Sonra, neden ve nasıl gerçekleştiğini hiç hatırlamadığım bir şekilde anneme ‘bana dokunuyor’ dediğimi anımsıyorum.
Annemin kireç kesilen yüzünü hiç unutmadım. Yüzüme inen ardı arkası kesilmez tokatları da. Hiçbir şey sormamasını, alıp beni kucağına okşamamasını unutmadım. Beni döverken gözlerinden akan yaşları da.
İnsan, inanmak istemediği bir şey olduğu zaman beynini kitler. Bakar ama görmez, işitir ama duymaz. Hisseder ama reddeder. Aynen öyle oldu annemde de. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandı.
Hiçbir şeyin olmadığına inanırsa, olanları herkes unutur sandı. Tanrım, ne büyük yanılgı.
Orta okul bitip de liseye geçtiğim yıl, düzenli adet görmeye başladığım yıl, gönlümün birine düştüğü yıl, hayal kurmaya başladığım yıl, annemin yüzüme utanarak baktığı yıl, kardeşimin okula başladığı yıl, arkadaşlarımın hayatımın merkezinde olduğu yıl.
Çok güzel bir ömür geçirebilirdim. Yaşadığım tacizlere rağmen mutlu da olabilirdim. Bunun tanrının bir sınama şekli olduğuna kanaat getirip, olan biten her şeyi sineye çekebilirdim. Eğer o akşam annem kardeşimin nerede kaldığını merak edip sokağa çıkmasaydı.
Elimde okuldaki bir arkadaşımdan ödünç aldığım bir gençlik dergisi, içinde birbirinden pırıltılı hayatlar, yakışıklı ve güzel insanlar. Zengin. Öylece dalmış sayfaları karıştırırken yüz üstü uzandığım yatağa yanaştığını fark edememişim.
Tam olarak, hiç utanmadan ve yaptığı şey çok normalmiş gibi sırtımın üzerine yatarak ‘ne okuyorsun bakalım’ dedi.
Sabun kokusundan hala nefret ederim. Elimden geldiğince kullanmam da. Şampuan da kullanmam.
Bu sefer içimden bir ses, bir şeylerin hiç yolunda gitmediğini söyledi. Ve içimdeki diğer ses ‘bir şeyler hiçbir zaman yolunda değildi zaten’ dedi.
Sustum. Göğüslerimi bütün gücüyle sıkarken, dişlerimi sıktım, pantolonunu sıyırıp içime girerken gözlerimi kırpmadım ama bacaklarımı da açmadım. Bütün hayvanlığıyla çullanırken kalçalarımın üstüme, gıkımı çıkarmadım. Hırıltılar ve iniltileri geçip de kalkınca üzerimden, zerre kadar canımın yanmadığını fark ettim şaşırarak, içimden akan iki damla kana bakakaldım.
Dua etmeyi kestim önce. Sonra hoyratlaştım. Bir Allah olsaydı bana yardım ederdi. Eğer adaletli olsaydı üvey babam ölürdü. Bu kadar basitti benim için hayatın formülü.
Gecelerce, uyumadan üvey babamın gelmesini beklediğimi hatırlıyorum. Sanki uyumazsam, bana bir şey yapamayacaktı. Oysa tam aksi ne zaman kardeşim uyanmasın diye sessizce halletmeye başlasa işini kulağıma dayayıp dudaklarını, ‘gözlerime bak’ derdi. ‘’gözlerini kırpma’.
Annem büyüdükçe pis ve pasaklı olmaya başladığımı, bu gidişle evde kalacağımı söyleyip dururdu, bilmezdi ne kadar nefret ettiğimi sabun kokusundan.
Liseyi bitirip, başka bir şehirde üniversiteyi kazandığım yıl, kurtuluşum olduğunu düşündüğüm yıl, belki yeniden masumiyetimi kazanabileceğim, yepyeni bir sabaha uyanabileceğim, huzur içinde uyuyup, güzel rüyalar görebileceğim yıl; hiç beklemediğim bir şey oldu.
Bir akşam uyumadan hemen önce, hiç huyum olmadığı halde soyundum ve duşa girdim. Evden gitmeme yalnızca iki gün vardı. Ve öylece suyun altında durup, üzerimden akmasını bekledim yaşadığım pisliklerin. Sabun kullanmadım, şampuan da.
Geçirip üzerime, neredeyse tüm tecavüzlere şahit olmuş eski bir pijamayı odama doğru sadece bir adım attım. Ve dondum kaldım. ‘yapma baba’ dediğini duydum önce. ‘yapma’.
Sonrası karışık. Yatakta yatan kardeşim, kasıklarını kendi oğlunun kalçasına dayamış üvey babam. Ağzımdan çıkan çığlıklar, mutfaktan alınan ekmek bıçağı, üvey babamın yerlerinden fırlamış gözleri, kan, her yer kan. Ağlayan kardeşim, saçlarını yolan annem.
İnsan, kendisi çektiği zaman dayanılabilir kıldığı acıları, en yakınına, ciğerinin köşesine yapıldığını gördüğü zaman çıldırabilir. ‘Asla yapmam’ dediklerini yapar ve katil bile olur kolaylıkla.
Ama ne yazık ki üvey babam ölmedi. Belki utanç içinde, belki de hala küçük çocukları elleye elleye gebermeyi bekliyordur şimdi bir yerlerde.
Kardeşim, canımın içi iyi şimdi. Bir tek o yanımda. Annemi görüyor mu, bilmiyorum. Hiç de merak etmiyorum.
Annemi affetmedim hiç, affedeceğimi de sanmam. Zor. Çünkü tüm bunların sebebi o. Sustu. Sükut her zaman altın değildir, bilemedi. Korktu. Çocuklarını koruyamadı. Yine, erkeksiz kalmaktan korktu. Yazık, erkek nedir, nasıl olmalıdır, tatmadı hiç. Ve hep bildi. Kocasının bana dokunduğunu da, bekaretimi bozduğunu da bildi. Şimdi bu vicdan azabıyla nasıl yaşıyor, hayret ediyorum.
Ben? Ben delirdim. Çevremdeki insanlara sorarsanız iyiyim. Çok iyiyim hatta. Ama işin aslı öyle değil. Şimdi, 38 yaşımda hayatıma tek bir erkek bile sokmadım. Çocuk doğurmayı düşünmedim bile, hayalini kurduğum deliksiz uykuya bir kez bile dalamadım, kapımda 5 adet kilit var, televizyon izlemiyorum. Gece lambasını yakmadan girmiyorum yatağa, her gün en az bir defa kardeşimle konuşuyorum. Bir de koliler dolusu parfümüm ve deodorantım var.
Sabun kullanmıyorum çünkü.
18 Nisan 2011 Pazartesi
ve zamanı geldi gibi
Bir adım atsan koşarım aslında demeyeceğim sana
Çünkü yorgunum.
Mecalim yok adım atmaya.
Hani belki şöyle bir kafamı kaldırıp bakarım ama
Söz veremem tebessüm edeceğime sana.
Ellerimden tutup kaldırmaya gücün varsa beni
Yüzümü güneşe çevirmeye yeterse sabrın
Bıkmadan, usanmadan sevmeye devam edersen beni
Kim bilir belki; bir sabah güller biter yüzümde, iyileşirim.
Ama göze almalısın; tıpkı bir eroin bağımlısı gibi; dayanamaz da hasretine
Dönersem dipsiz kederime, nüksedebilir kalbimdeki kötü huylu hastalık.
Ellerini sıkı sıkı tutmayı bırakabilirim, avuçlarının arasından kayıp gider parmaklarım.
Aç kalırım, susuz kalırım, aşkınla yeterince beslersen beni; ölmem belki.
Ama sana o halimle yeter miyim?
Her güne ‘ya giderse’ değil de, ‘ya cayarsa yaşamaktan’ sorularıyla başlamaya cesaretin var mı gerçekten?
Ben ki bu kadar güvenemezken kendime; sana nasıl derim ‘inan bana’ diye.
Ama, şunu öğrendim kısacık hayatımda; kendine değilse bile, bir başkasına güvenebilmek, özellikle yüzünü gerçekten güldürebilen birine; böyle sapasağlam, ağaç gibi durduğunu hissetmek yanında, gölgesiyle, meyvesiyle her şeyiyle yanında olduğunu bilmek, ve sevmek, sadece ve sadece sesiyle bile yetinmek, değil aşk, değil şehvet, yalnızca varlığıyla, dünya üzerinde varoluşuyla hafiflemek…
Yeter aslında.
Her son bir başlangıç mıdır ki?
Unutmuş gibi yapma, komik. Adımın üzerine çizgi atmış olman, silmen beni ellerinle ulaşabildiğin her yerden. Yani bir tuşla, bir dokunuşla yok ettiğini sanman, aslında sadece kendini kandırman. Numaramı unutsan ne yazar ya da yüzümün tüm detaylarını hatırlamasan. Diline değdirmiyorsun diye adımı, yürümüyorsun diye geçtiğim yollardan; ‘unuttu’ mu diyeceğim sanıyorsun beni. Çıkıp gittik, kapıyı çarpmadan ama sıkı sıkı kitleyerek ardımızdan aynı odadaki iki ayrı kapıdan, usulca gittik. O odada mı kaldı sanıyorsun kalbini, hatta buna inanıyor bile olabilir misin gerçekten?
Ama bitmiyor. ‘Bitti’ dediğin anda başlıyor hatta.
Her şey daha yeni başlıyor.
3 Nisan 2011 Pazar
Oldu mu şimdi?
Yani sen böle diyorsun diye şimdi inanayım mı gerçekten? Ağızdan çıkan her lafa güvenilir mi? Kalp her zaman söz geçirebilir mi dile ve inanır mı buna kayıtsız şartısız? Mümkün mü unutmak birkaç günde? Silmek olası mı yürekten yaşanan onlarca şeyi? Kızgınlık bu kadar üstünse kırgınlıktan, ya da kırgınlığın doğurganlık sonucuysa kızgınlık; aşk biter mi? Zaman geçip de; unutulunca tüm hiddetler, geriye yalnızca, katıksız bir aşk kaldığında; pişman olmaz mı insan dediklerine? Dil yarası kapanır mı? Söylenen sözlerin özrü olur da, o özrün dikişi tutar mı? Kanatmaya çalıştıkça sivri sözlerle bir başka yüreği, insanın kendi yüreği rahat nefes alır mı? Vicdan çıkıp da en derinden, en sessiz anlarda beyninin içinde çığlıklar atmaz mı? Haksızlık etme demez mi?
Ve hayal kırıklığına uğrayan bir insan bu kadar acımasız olur mu? Sırf karşısındaki istediği gibi sevmedi diye onu, verdiği sözleri tutmadı ve hatta belki hiç söz vermeye cesareti olmadı diye, başka bir hayatı seçtiği için sırf bir ömür nefretle anılır mı? Vücut nefretten kolay kolay arınır mı? Koyun koyuna geçen uzun gecelerin, el ele bitirilen günlerin hakkı bu kadar çalınır mı?
Kim ister ayrı düşsün yıllarını verdiğinden. Hangi yürek ‘tamam’ der istemeden ayrılığa. Düşünülmeden bunlar hiç, en ufak bir yargı payı bırakılmadan insan bu kadar karalanır mı? Değişir günler, arkadaşlar, sevgililer değişir de, koskoca adamın karakteri bir ayda bu kadar yalpalar mı?
Ve hayal kırıklığına uğrayan bir insan bu kadar acımasız olur mu? Sırf karşısındaki istediği gibi sevmedi diye onu, verdiği sözleri tutmadı ve hatta belki hiç söz vermeye cesareti olmadı diye, başka bir hayatı seçtiği için sırf bir ömür nefretle anılır mı? Vücut nefretten kolay kolay arınır mı? Koyun koyuna geçen uzun gecelerin, el ele bitirilen günlerin hakkı bu kadar çalınır mı?
Kim ister ayrı düşsün yıllarını verdiğinden. Hangi yürek ‘tamam’ der istemeden ayrılığa. Düşünülmeden bunlar hiç, en ufak bir yargı payı bırakılmadan insan bu kadar karalanır mı? Değişir günler, arkadaşlar, sevgililer değişir de, koskoca adamın karakteri bir ayda bu kadar yalpalar mı?
Nostalji
Şehrin göbeği, her gün binlerce insanın topuklarının değdiği bir sokak, yalana, dayağa, tinere, aşka, kavgaya ve şefkate şahit olmuş yorgun bir cadde, içinde her yaştan, her cinsten ve düşünceden canlı barındıran bir kafe. İçeride müzik; eski, dokunaklı, cızırtılı; söyleyen belki de ölmüş. Masalarda insanlar; dertleşenler, gülenler, şarkılara eşlik edenler, tavla atanlar, yeni aşıklar. Ve gerilerde, duvar dibinde bir kadın; yalnız. Kitap okumuyor, birini beklemiyor, yemek yemiyor ve katiyen gülümsemiyor ama kızgın da değil. Sesleri pek işitmiyor, müziği dinliyor olanca dikkatiyle. Aslında şarkı söylemeyi de çok seviyor ama son zamanlarda değil. Üzerinde bej, uzun kollu sıfır yakalı bir bluz var, kahverengi tonlarında bir şalla tamamlanmış ve altında da jean. Oldukça sade ve sıradan gözüküyor, kısa saçlarını sıkıca tepede toplamış. Ojeleri siyah. Burnunda bir hızma var. Bir eli masanın altında birbirinin üzerine attığı bacaklarının üzerinde, diğer eli, dirseğini masaya dayamanın rahatlığıyla sigara tutuyor havada. Kare, kahverengi masanın üzeri yazılarla dolu, daha doğrusu kazımalarla. Her gelen ölümsüzleştirmek için aşkını tüm gücüyle kazımış masayı. Ö <3 S var mesela daha gizli, gizemli Ömer ve Serap mı yoksa Özlem ve Suat mı diye düşünmekten alamıyor kendini kadın, diğer bir köşede ‘murat tuğçe’yi canından çok seviyor’ yazıyor; son derece açık, net, kesin, şüpheye yer yok. Kadının içini garip bir duygu kaplıyor; biliyor ki Murat Tuğçe’yi canından daha çok sevmiyor. Hatta gün gelecek, kimseden çok sevmeyecek, büyük laflar etmemek lazım geldiğini bilmeyecek kadar küçük hayal ediyor Murat’ın hayalindeki siluetini. Bu insanı huzura boğan, kendi halindeki kafenin süsü, püsü pek yerinde maşallah. Duvarlarını onlarca tablo süslüyor. Daha çok eski Türk filmi afişleri ve yine Yeşilçam ünlülerinin tabloları asılı her bir köşede. İnsan baktıkça mutlu oluyor. Gramofonlar, eski fotoğraf makineleri var ve plaklar. Bazı masaların üzeri ince camla kaplı, insanlar yemek yerken Tarık Akan tabağın altından çapkın, çapkın gülümsüyor. Orhan Gencebay arkadan söylüyor; ‘sevemedim kara gözlüm seni doyunca, hep kıskandım seni elden yıllar boyunca’ ve karşında Çiçek Abbas, Muhsin Bey, İntizar, Susuz Yaz gibi birbirinden kült filmlerin afişleri, Filiz Akın, Türkan Şoray, Cüneyt Arkın, Nuri Alço , Yılmaz Güney, Ediz Hun, İlyas Salman, Şener Şen, Sadri Alışık, Hülya Koçyiğit gibi birbirinden unutulmaz oyuncuların resimleri, kimisi siyah-beyaz. Burası yalnız olmak için çok uygun, ama bu atmosferi birileriyle paylaşmak da inanılmaz keyifli. Kadının buraya ilk yalnız gelişi. Görmediği resimleri, menüde daha önce dikkat etmediği isimlere kayıyor ilgisi; ‘tosunpaşa sandviç’ mesela ya da ‘Selvi Boylum Al Yazmalım menü’ gibi.
Yan masada iki tane 20’li yaşlarında kız var, gözlerinin içi parlıyor, belli ki aşık biri, taptaze hem de, yepyeni. Henüz açılmamış, cafcaflı ve simli bir hediye paketi gibi aşk gözünde. Diğeri dingin biraz daha arkadaşına, anlayış ve imrenme karışımı bir nazarla bakıyor. Hem özeniyor içten içe, hem de ayakları yere sağlam bastığı için, karşı tarafın uçarılığını, heyecanını bir anne gibi sabırla izliyor. Öteki anlatıyor durmadan, arada bir gözlerini yumuyor mutlulukla ve mütemadiyen konuşuyor. ‘aşkın insanı mucizelere inandırma süreci’
Yasemin Kumral söylüyor, ‘Bim bam bom çok şükür dostlar benim de artık bir sevgilim var. Hırsından çatlasın düşmanlar, benim de artık bir sevgilim var’
Diğer masada bir çift oturuyor. Elleri kenetlenmiş masanın üzerinde. Tek elle yemek yiyip, tek elle tuza, karabibere uzanıp, tek elle içeceklerini içiyorlar. Lafa aynı anda başlayıp, birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlar. Her gece rüyalarında birbirlerini görüp, geleceğe dair uçarı hayaller kuruyorlar. Güneşin doğuşu, batışı yalan. Tek bir gerçek var ve onun adı; AŞK! Gözleri ne zaman çarpışsa, gülümsüyorlar istem dışı, bir nevi refleks diyebiliriz buna. ‘aşkın göbek bağına dönüşme süreci’
Ve Tülay Özer; ‘İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız. Sen benimle, ben seninle bu hayatı yaşamalıyız. Severek birbirimizi hayatta hep gülmeliyiz.’
Biraz ileride bir erkek o da yalnız ve belli ki çok dertli. Kulağında telefon, öylece bekliyor, sonra kucağına indiriyor telefonu bir tuşa basıp yeniden kulağına götürüyor, kadın, erkeğin; bu hareketi ne zamandan beri yapmakta olduğunu merak ediyor. Erkeğin elleri titriyor, gözlerinin feri kaçmış. Erkeğin sevdiği kız, uğruna belki de bir zamanlar, bir yerlere ‘şu kişi, bu kişiyi canından çok seviyor’ yazdığı aşkı, şimdi o erkeğin sesini duymaya tahammül edemiyor. ‘Aşkın gurura elinin tersiyle çarpıp, yere devirme süreci’
Arkada Ayla Dikmen var; ‘Dilerim ki mutlu ol sevgilim, ben olmasam bile hayat gülsün sana, günahın boynumda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda’
Yine bir masa, yine bir çift, bu kez yan yanlar. Oldukça soğuk ve mesafeliler. Kız erkeğin gözlerine bakmıyor, erkek kızın olduğu tarafa bile çevirmiyor kafasını. Belli büyük kavga etmişler. Kız durmadan erkeğin telefonunu karıştırıyor, ara sıra da sorular soruyor. Ağzının içinden cevaplar veriyor erkek. Sonra dönüp kıza, kadının duyamayacağı bir ses tonuyla bir şeyler diyor, bakışları değişiyor kızın. Kendi kendine kızıyor belki de, ‘abarttım’ diyor içinden kesin. ‘Bu kadar kıskanç olmamalıyım’. Sonra, kafasına belki de, 2 saat sonra eve gitmesi gerektiği, tüm günü salakça bir kavgayla mahvetmemesi gerektiği dank ediyor ve kafasını hafifçe erkeğin omzuna yaslıyor, iki dakika sürüyor erkeğin inadı, usulca dönüp, bu romantizme hiç de uymayan bir şekilde kızı dudaklarından öpmeye başlıyor. ‘aşkla, şehveti birbirine karıştırma süreci’
Neşe Karaböcek; ‘Kıskanırım seni ben, kıskanırım kalbimden. Bu nasıl aşk allahım öleceğim derdimden’
Başka bir masa, ağlayan bir çift göz. Bir kız, yıkılmış, hayalleri uçmuş gitmiş ellerinden, tutup geri yerine koyamamış, bir arkadaşı var yanında, üzgün gözlerle süzüyor dostunu, belli ki üzülüyor haline ve belli ki ağır bir ihanet taşıyor omuzlarında kız. Hırsından mı, kızgınlığından mı, üzgünlüğünden mi yoksa aşkından mı akıyor oluk oluk yaş gözünden; bilinmez. Ama sevdiği erkek, tercih etmiş bir başka isime, tene, kokuya kendisini. Ne yapabilir? Ne yapılabilir? Kim derman olabilir böyle bir acıya, ilacı kimdedir? Ne söylenir, söylense bile yeterli midir? Dil, insanın tüm acısını anlatmaya kadir midir gerçekten?
Fonda Hüner Çoskuner; ‘Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim her şeyimi uğruna bos yere mi verdim’
Bir başka masada mevsim çok başka. Aynı masada iki ayrı ruh, iki ayrı kalp savrulmuş mesafelerce öteye. Belli ki; bitiyor, yitirilip gidiyor bir şeyler. Havada elle tutulacak kadar somut bir gerginlik var. Bitiş başlamış, tepetaklak yuvarlanıyor uçurumdan. Anın verdiği ruh hali içinde her iki taraf. Üzgünler ama daha çok yalnız olmak istiyorlar artık. Bilmiyorlar daha çekecekleri acıları, güvensizlik duygularını. Özlemin ateşli hastalığından habersizler. İlk masadaki heyecanı yaşamışlar, diğer masadaki kadar bağlanmışlar sonra, dokunmuşlar birbirlerine, öpmüşler doyasıya bir başka masadaki gibi dudaklarından. Ve ne yazık ki gerçekten doymuşlar, yetmiş bu kadarı ya da öyle sanıyorlar. Beraberce ve belki de son kez aynı masada oturuyorlar ama umurlarında değil. Bitmiş ve belki de, kim bilir başlamamış bile hiç. Sadece bir yanılsama, bir illüzyondan ibaretmiş. Zaman mı? O en büyük düşmanıymış aşkın. ‘aşkın uzunca bir tedavi döneminden sonra gözlerinin görmeye başlaması süreci’
Muazzez Abacı; ‘Bu gece son gecemiz, acı günler yakında. Bir ömür böyle geçti. Olamadık farkında. At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün; dökülsün meyler yere, hatıralar gömülsün.’
İşte şimdi biraz gülümsüyor kadın. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm. Bilmiş bir ifade. ‘ben gördüm, geçirdim’ duruşu. İçi buruk ama yalnız, hep yalnızdı zaten. Özlüyor çok özlüyor ama kendisine dönmeyi de özlemiş, böyle tek başına oturmaya hasret kalmış nicedir. Ne kadar sürer bu ıssızlık; bilmiyor. Bilmem kaçıncı sigarasını söndürüp kül tablasına, ödeyip içtiklerinin ve duygularının hesabını bir küçük kutuya; kalkıyor oturduğu yerden. İzlediği masaların arasından geçiyor usulca. Çok önce yürüdüğü o uzun yolları birkaç adımda katederek varıyor kapıya. ‘insanın aşka inancının bitme süreci’
Ve kadını Semiramis Pekkan uğurluyor buğulu sesiyle;
'Bana yalan söylediler,
Bana yalan söylediler;
Kaderden bahsetmediler.
Varsın böyle geçsin ömrüm,
Neşeyle dolsun bari her günüm.
Hani benim sevdiklerim?
Hani gönül verdiklerim?
Hasret gider, ben giderim.'
Yan masada iki tane 20’li yaşlarında kız var, gözlerinin içi parlıyor, belli ki aşık biri, taptaze hem de, yepyeni. Henüz açılmamış, cafcaflı ve simli bir hediye paketi gibi aşk gözünde. Diğeri dingin biraz daha arkadaşına, anlayış ve imrenme karışımı bir nazarla bakıyor. Hem özeniyor içten içe, hem de ayakları yere sağlam bastığı için, karşı tarafın uçarılığını, heyecanını bir anne gibi sabırla izliyor. Öteki anlatıyor durmadan, arada bir gözlerini yumuyor mutlulukla ve mütemadiyen konuşuyor. ‘aşkın insanı mucizelere inandırma süreci’
Yasemin Kumral söylüyor, ‘Bim bam bom çok şükür dostlar benim de artık bir sevgilim var. Hırsından çatlasın düşmanlar, benim de artık bir sevgilim var’
Diğer masada bir çift oturuyor. Elleri kenetlenmiş masanın üzerinde. Tek elle yemek yiyip, tek elle tuza, karabibere uzanıp, tek elle içeceklerini içiyorlar. Lafa aynı anda başlayıp, birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlar. Her gece rüyalarında birbirlerini görüp, geleceğe dair uçarı hayaller kuruyorlar. Güneşin doğuşu, batışı yalan. Tek bir gerçek var ve onun adı; AŞK! Gözleri ne zaman çarpışsa, gülümsüyorlar istem dışı, bir nevi refleks diyebiliriz buna. ‘aşkın göbek bağına dönüşme süreci’
Ve Tülay Özer; ‘İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız. Sen benimle, ben seninle bu hayatı yaşamalıyız. Severek birbirimizi hayatta hep gülmeliyiz.’
Biraz ileride bir erkek o da yalnız ve belli ki çok dertli. Kulağında telefon, öylece bekliyor, sonra kucağına indiriyor telefonu bir tuşa basıp yeniden kulağına götürüyor, kadın, erkeğin; bu hareketi ne zamandan beri yapmakta olduğunu merak ediyor. Erkeğin elleri titriyor, gözlerinin feri kaçmış. Erkeğin sevdiği kız, uğruna belki de bir zamanlar, bir yerlere ‘şu kişi, bu kişiyi canından çok seviyor’ yazdığı aşkı, şimdi o erkeğin sesini duymaya tahammül edemiyor. ‘Aşkın gurura elinin tersiyle çarpıp, yere devirme süreci’
Arkada Ayla Dikmen var; ‘Dilerim ki mutlu ol sevgilim, ben olmasam bile hayat gülsün sana, günahın boynumda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda’
Yine bir masa, yine bir çift, bu kez yan yanlar. Oldukça soğuk ve mesafeliler. Kız erkeğin gözlerine bakmıyor, erkek kızın olduğu tarafa bile çevirmiyor kafasını. Belli büyük kavga etmişler. Kız durmadan erkeğin telefonunu karıştırıyor, ara sıra da sorular soruyor. Ağzının içinden cevaplar veriyor erkek. Sonra dönüp kıza, kadının duyamayacağı bir ses tonuyla bir şeyler diyor, bakışları değişiyor kızın. Kendi kendine kızıyor belki de, ‘abarttım’ diyor içinden kesin. ‘Bu kadar kıskanç olmamalıyım’. Sonra, kafasına belki de, 2 saat sonra eve gitmesi gerektiği, tüm günü salakça bir kavgayla mahvetmemesi gerektiği dank ediyor ve kafasını hafifçe erkeğin omzuna yaslıyor, iki dakika sürüyor erkeğin inadı, usulca dönüp, bu romantizme hiç de uymayan bir şekilde kızı dudaklarından öpmeye başlıyor. ‘aşkla, şehveti birbirine karıştırma süreci’
Neşe Karaböcek; ‘Kıskanırım seni ben, kıskanırım kalbimden. Bu nasıl aşk allahım öleceğim derdimden’
Başka bir masa, ağlayan bir çift göz. Bir kız, yıkılmış, hayalleri uçmuş gitmiş ellerinden, tutup geri yerine koyamamış, bir arkadaşı var yanında, üzgün gözlerle süzüyor dostunu, belli ki üzülüyor haline ve belli ki ağır bir ihanet taşıyor omuzlarında kız. Hırsından mı, kızgınlığından mı, üzgünlüğünden mi yoksa aşkından mı akıyor oluk oluk yaş gözünden; bilinmez. Ama sevdiği erkek, tercih etmiş bir başka isime, tene, kokuya kendisini. Ne yapabilir? Ne yapılabilir? Kim derman olabilir böyle bir acıya, ilacı kimdedir? Ne söylenir, söylense bile yeterli midir? Dil, insanın tüm acısını anlatmaya kadir midir gerçekten?
Fonda Hüner Çoskuner; ‘Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim her şeyimi uğruna bos yere mi verdim’
Bir başka masada mevsim çok başka. Aynı masada iki ayrı ruh, iki ayrı kalp savrulmuş mesafelerce öteye. Belli ki; bitiyor, yitirilip gidiyor bir şeyler. Havada elle tutulacak kadar somut bir gerginlik var. Bitiş başlamış, tepetaklak yuvarlanıyor uçurumdan. Anın verdiği ruh hali içinde her iki taraf. Üzgünler ama daha çok yalnız olmak istiyorlar artık. Bilmiyorlar daha çekecekleri acıları, güvensizlik duygularını. Özlemin ateşli hastalığından habersizler. İlk masadaki heyecanı yaşamışlar, diğer masadaki kadar bağlanmışlar sonra, dokunmuşlar birbirlerine, öpmüşler doyasıya bir başka masadaki gibi dudaklarından. Ve ne yazık ki gerçekten doymuşlar, yetmiş bu kadarı ya da öyle sanıyorlar. Beraberce ve belki de son kez aynı masada oturuyorlar ama umurlarında değil. Bitmiş ve belki de, kim bilir başlamamış bile hiç. Sadece bir yanılsama, bir illüzyondan ibaretmiş. Zaman mı? O en büyük düşmanıymış aşkın. ‘aşkın uzunca bir tedavi döneminden sonra gözlerinin görmeye başlaması süreci’
Muazzez Abacı; ‘Bu gece son gecemiz, acı günler yakında. Bir ömür böyle geçti. Olamadık farkında. At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün; dökülsün meyler yere, hatıralar gömülsün.’
İşte şimdi biraz gülümsüyor kadın. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm. Bilmiş bir ifade. ‘ben gördüm, geçirdim’ duruşu. İçi buruk ama yalnız, hep yalnızdı zaten. Özlüyor çok özlüyor ama kendisine dönmeyi de özlemiş, böyle tek başına oturmaya hasret kalmış nicedir. Ne kadar sürer bu ıssızlık; bilmiyor. Bilmem kaçıncı sigarasını söndürüp kül tablasına, ödeyip içtiklerinin ve duygularının hesabını bir küçük kutuya; kalkıyor oturduğu yerden. İzlediği masaların arasından geçiyor usulca. Çok önce yürüdüğü o uzun yolları birkaç adımda katederek varıyor kapıya. ‘insanın aşka inancının bitme süreci’
Ve kadını Semiramis Pekkan uğurluyor buğulu sesiyle;
'Bana yalan söylediler,
Bana yalan söylediler;
Kaderden bahsetmediler.
Varsın böyle geçsin ömrüm,
Neşeyle dolsun bari her günüm.
Hani benim sevdiklerim?
Hani gönül verdiklerim?
Hasret gider, ben giderim.'
28 Şubat 2011 Pazartesi
bazı kadınlar
her kadın cesurdur ve her kadın korkaktır kimsenin tahmin edemeyeceği kadar. her kadın hem gitmek hem kalmak ister. ister ki ne yaparsa yapsın sevsin onu geride bıraktığı her erkek ve ister ki gideceği her erkek daha da fazla sevsin. kararsızdır her kadın.
her kadın suskundur, her kadın çok konuşur gerçek duygularının bir kısmını her zaman saklayarak. yalnız olmak istemez hiç bir kadın, boğulmak istemez bir yandan da uzun süren ilişkilerin içinde.
bıkkındır her kadın; öncelikle kendinden.
her kadındır aşıktır hep, bildiği yada bilmediği birine. aşka aşıktır her kadın.
ve bazı kadınlar ait olamazlar hiç kimseye, kendi cezalarını da, infazlarını da yaparlar. üzülürler ama giderler yine de. der ki o'na bazı erkekler; 'sen buna mahkumsun, her zaman birilerine veda edeceksin ömrün boyunca.'
hep, geride sevdiklerini bırakarak yol alır bazı kadınlar. eksile, eksile yaşarlar. küçücük kaplerinin sınırlarını sonuna kadar zorlayarak, hep birilerini sevmeye çabalayarak, aşık olarak hayatlarına giren her erkeğe ama bırakarak yine de, üzerek, üzülerek ve en kötüsü hayal kırklığına sürükleyerek herkesi, bir şekilde, ayakta durmaya mecali kalmasa da yaşarlar; yaşamaya mecbur olarak.
her kadın suskundur, her kadın çok konuşur gerçek duygularının bir kısmını her zaman saklayarak. yalnız olmak istemez hiç bir kadın, boğulmak istemez bir yandan da uzun süren ilişkilerin içinde.
bıkkındır her kadın; öncelikle kendinden.
her kadındır aşıktır hep, bildiği yada bilmediği birine. aşka aşıktır her kadın.
ve bazı kadınlar ait olamazlar hiç kimseye, kendi cezalarını da, infazlarını da yaparlar. üzülürler ama giderler yine de. der ki o'na bazı erkekler; 'sen buna mahkumsun, her zaman birilerine veda edeceksin ömrün boyunca.'
hep, geride sevdiklerini bırakarak yol alır bazı kadınlar. eksile, eksile yaşarlar. küçücük kaplerinin sınırlarını sonuna kadar zorlayarak, hep birilerini sevmeye çabalayarak, aşık olarak hayatlarına giren her erkeğe ama bırakarak yine de, üzerek, üzülerek ve en kötüsü hayal kırklığına sürükleyerek herkesi, bir şekilde, ayakta durmaya mecali kalmasa da yaşarlar; yaşamaya mecbur olarak.
25 Şubat 2011 Cuma
arabesk masallar-1
koca bir duman halkası çıktı kadının ağzından, yavaş yavaş dağıla dağıla ilerledi. kadın, boynunu hafif sağa yatırmış, sigarayı tutan kıpkırmızı ojeli sol elini davetkar bir biçimde sergiliyordu sanki. ojeleriyle aynı renk olan rujunun izi çıkmıştı sigarasının izmaritinde. kömür kömür bakıyordu karşısındaki adama. zehir gibi bakıyordu.
adam baktı karşısındaki kadına, 'kim bu?' dedi içinden. 'bu o mu gerçekten?' elbet bir farklılık bekliyordu erkek onca yılın ardından ama bu değişim inanılmazdı. bu kendine güven çok fazlaydı.
kadın simsiyah saçlarıyla oynamaya başladı birden. konuşmuyordu. adam konuşana kadar ve hatta o konuştuktan sonra bile ağzını açmayacaktı. soruların ısrarla sorulmadığı zaman cevap bulabildiğini öğrendiğinden beri susmaktaydı.
**
bir zamanlar bir kadın ve bir erkek gençliklerinin en taze yaşlarında birbirlerine aşık olmuş. öyle bir aşk ki, ne engel tanımış ne itiraz. anneler abiler kavgalar etmiş, kan dökülmemiş ama iki ailede birbirlerine ömür boyu yetecek nefret biriktirmiş hep içinde. bir taraf 'kızım o cılıza mı kaldı' derken, öte taraf 'o kızdan gelin mi olur' diye tantana yapmış. işin içine mezhep sokulmuş, ırk sokulmuş, ama hiç bir tanesi sevdalıları yıldırmamış.
gel zaman- git zaman büyümüş bu aşk, herkes yavaş yavaş saygı duymaya başlamış. kız şehir dışına gitmemiş okumak için, istemeye gelenlere sırt dönmüş hep, beklemiş; beklemiş ki erkeğin okulu bitsin, eli ekmek tutsun, tutsun ki; evlensinler.
bazı geceler kız, abisiyle paylaştığı ufacık odada, uyumadan uzun uzun hayaller kurarmış. küçücücük dünyasının minicik hayalleri. bir ev, kutu gibi, içinde oyunlar oynayan çocuklar, bebekler, pişen yemeklerin güzel kokusu ve erkek, onun erkeği, hayatının aşkı. sonra kızarırmış, erkeğin büyük ellerini düşünürmüş, tenine değen, kalçalarını okşayan ellerini, hemen sonra utanırmış, babam 'duysa kendimi ona teslim ettiğimi' diye. gelinlikler görürmüş düşünde, kabarık kabarık upuzun duvağı olan gelinlikler. yemin edermiş uyumadan hemen önce, 'ne abimin azarları ne babamın tokatları, ben bu adamla evleneceğim, mutlu olacağım, çocuklarımda kendi çocukluğumu unutacağım.'
erkek severmiş kızı ama dirayetli değilmiş kız kadar. annesi 'sen okudun, o kız okumadı, nasıl olacak bu iş, evliliği kolay mı sanıyorsun, yarın bir gün arkadaşlarının içine çıkarmaya utanmayacak mısın, hem o aile fakir, yarın bir gün bir bakarsın iki evin de yükü omzuna binmiş, altından kalkamazsın' dediğinde susarmış. korkarmış. ya aşk yetmezse diye korkarmış, ya gerçekten utanırsam. sonra kızın mahsun, utangaç gözleri gelirmiş gözlerinin önüne, dolgun göğüsleri, kaymak gibi teni gelirmiş, erkeğin içini yakan kavuran bir vicdan azabı başlarmış. 'yok' dermiş, 'çok seviyorum anne'. işlediği günahı unutmazmış, 'evlenmem lazım'
günler, geceler, haftalar,aylar derken geçmiş yıllar, aşkın eski parlaklığı, kokusu, tedirginliği ya da heyecanı yerini sapasağlam bir güvene bırakmış. artık 'acaba ne diyecek'ten ziyade, 'kesin şunu diyecek'ler varmış.
kurulacak hayaller bitince, sona erince tutkulu sevişmeler, kalmayınca çeyize konulacak yeni bir eşya ve bulunca erkek iyi bir iş kız korkmaya başlamış. 'evlenmeliyiz' demiş birdenbire, durup dururken. kızın karakteri özetle, saf, iddiasız, sadık, saygılı ve kaderciymiş. o yüzden şaşırmış erkek bu çıkışa. 'ne acelemiz var' demiş erkek. erkeğin karakteri özetle, hırslı, iki yüzlü, karasız ve değişkenmiş. o yüzden şaşırmamış kadın bu soruya.
**
aylar sonra yağmurlu, kapalı, suratsız bir güne gözünü açmış kız. mutsuz mutsuz camdan dışarı bakmış, umutsuzca dönüp çeyiz sandığına. evi toparlayıp, alıp eline bir fincan çay oturmuş anasının yanına. 'bak kızım' demiş annesi. 'ben cahil bir kadınım. burnumu çıkarmadım yıllardır şu evden. ama bir bildiğim vardır. eğer umduğunu bulamazsan yıkılmayacaksın, eğer yüreğin yanarsa ağlamayacaksın, yalvarmayacaksın, acımayacaksın.' kız, şaşkın şaşkın bakakalmış annesinin yüzüne, ama dediklerini de aklına bir güzel kazımış.
derken; kuşların cıvıldadığı, çocukların dışarda koşuşturduğu, mahallelinin kapının önüne toplanıp, bir yandan çekirdek çitleyip, bir yandan dedikodu yaptığı, güneşin kollarını iki yana doğru sonuna kadar açtığı bir haziran günü,
erkek birdenbire su gibi, ömür gibi, kuş gibi bir daha dönmemecesine gitmiş.
ne bir laf etmiş, ne bir mektup bırakmış geride, verdiği sözleri, girdiği günahları, ettiği yeminleri ve bir zamanlar sımsıkı tuttuğu kızın ellerini bırakarak ardında kayıplara karışmış.
kız ne omzunu düşürmüş öne, ne de alev alev yanan gözlerinden bir damla yaş akıtmış, çökmemiş, yıkılmamış sadece yıllar sürecek bir suskunluğun tutsağı olmuş.
***
'özür dilerim' dedi adam.
şoke oldu kadın. bu sözü duymayı o kadar uzun zamandır ve o kadar yoğun bir istekle bekliyordu ki; lafın yarattığı etki kadını inanılmaz bir hayal kırıklığına uğrattı. sanıyordu ki; bu lafı duyunca sönecek öfkesi, dinecek yılların kırgınlığı, bitecek düşmanlık.
ama hiç birini hissetmedi, bu sözler kadının kulağını şöyle bir yaladı geçti.
dik dik, insanın gözlerinin içine içine bakan gözlerini sabitledi erkeğin titrek bakışlarına bekledi.
'ben, korktum' dedi adam. 'gençtim, gençtik, olabileceklerden, anlaşmazlıklardan, sorumluluklardan korktum. giderken veda etmedim, çünkü bırakamazdım seni, biliyordum, en güzeli sessizce gitmek diye düşündüm, zamanla unuturum dedim, başka birini severim, o da beni unutur, evlenir belki dedim'. bir an, kısa bir an sustu erkek. kızın başka biriyle evlenmesinin çok zor olduğunu, daha gencecikken kızı koynuna nasıl aldığını anımsadı. 'hatalar yaptık' dedi. 'onarılması güç hatalar, ben bu hataların bedelini ödeyemedim. verdiğim sözleri tutamadım, seni yapayalnız bırakıp kaçtım, hiç bir şeyi değiştirmeyecek ama yeniden özür dilerim, her şey için, içine akıttığım zehir için, hayatını alt üst ettiğim için, güvenine layık olamadığım için, tekrar tekrar binlerce kez özür dilerim. böyle kelimelere dökülünce çok anlamsız biliyorum ama inan ki üzgünüm. unutmadım hiç. yaptıklarımı, yaşattıklarımı unutmadım. dönemedim de. biliyor musun, bir kere gitmeye alışmayagörsün insanoğlu herşeyden koşar adım uzaklaşıyor sonra. yani gitmek sadece cesurların işi değil, korkakların da işi. o zamanlar bunu bilmiyordum. meğer kalmak, yüzleşmek olası her sorunla; güçlendirirmiş adamı, ayağını yere bastırırmış, bazen gitmek değil, kalmak lazım gelirmiş. bilemedim. yanıldım. '
baktı kadın erkeğe, yaşlanmıştı biraz. saçlarında aklar vardı artık. gamzeleri aynıydı, kaşlarının yay gibi gerilişi de. elleri kocamandı hala ve güzel. vitrindeki bir elbiseyi inceler gibi uzaktan inceledi adamı kadın dakikalarca. gözlerine baktı sonra yeniden, belli ki bir cevap bekliyordu erkek. ama ne diyebilirdi ki kadın. cevabını merak ettiği bütün soruları yanıtlamıştı zaten erkek konuşmasında. hem ne gerek vardı allah aşkına. neyin hesabını sorabilirdi bunca zaman sonra, içinden de gelmiyordu hem. 'vay be' dedi içinden, sonra erkeğe döndü;
'eğer vicdanın rahatlayacaksa affettim seni' dedi.
'seni çok uzun zaman önce affettim ben, azad ettim hayatımdan, nefret yükünü attım omzumdan, yıllar önce gittiğinde sandım ki; nefes alamayacağım bir daha, bir daha kimseye gülümseyemeyeceğim, hiç bir şeyden keyif alamayacağım asla. ama öyle olmadı. zaman gerçekten de merhemmiş her yaraya. sadece sustum senden sonra, gereksiz geldi kelimeler, anlatamaya çabalamadım, anlamaya uğraşmadığım gibi, soru sormadım, isyan etmedim, ah etmedim arkandan. sustum. sen, giderken yanında sesimi de götürdün. seni bulup da geri alamadım. bazı geceler yine rüyalarıma girdi uzun yıllar kurduğum düşler, kovdum. çeyizimi dağıttım, tüm o el emeği, göz nuru işleri, gerçekten mutlu olacaklara. senden sonra güldüler bana, 'Delirdi' dediler. yine sustum. anladım ki konuşmak ne bir gidişi durdurabiliyor ne de bir fikri değiştiriyor, konuşmak, yorulmaktan başka bir şey değil'
erkek bekleyiş dolu bir surat ifadesiyle bakmaya devam ediyordu kadına; 'konuşmayacak mısın, kızıp, bağırmayacak mısın bana, sormayacak mısın 'neden' diye'
kadının içinden ardarda kurduğu cümleleri duymadı erkek. ağzını açıp da tek bir laf etmedi kadın. sessizliğin tiz sesi yırtmaya başlayınca erkeğin kulaklarını kalktı oturduğu yerden; hafif sitemli 'gidiyorum' dedi. 'Bana bunca yıl sonra tek bir cümleyi benden esirgediğini unutmayacağım.'
yeni bir sigara yaktı kadın, dumanı doldurdu ciğerlerine, yumdu gözlerini, hafif bir tebessüm oluştu yüzünde.
eski, saf sevdasının yerinde, fettan ve suskun bir kadın bulmanın öfkesiyle hızlı hızlı kaçıyordu erkek yine, günahın nefesi ensesinde, kadının sesi hala cebinde.
adam baktı karşısındaki kadına, 'kim bu?' dedi içinden. 'bu o mu gerçekten?' elbet bir farklılık bekliyordu erkek onca yılın ardından ama bu değişim inanılmazdı. bu kendine güven çok fazlaydı.
kadın simsiyah saçlarıyla oynamaya başladı birden. konuşmuyordu. adam konuşana kadar ve hatta o konuştuktan sonra bile ağzını açmayacaktı. soruların ısrarla sorulmadığı zaman cevap bulabildiğini öğrendiğinden beri susmaktaydı.
**
bir zamanlar bir kadın ve bir erkek gençliklerinin en taze yaşlarında birbirlerine aşık olmuş. öyle bir aşk ki, ne engel tanımış ne itiraz. anneler abiler kavgalar etmiş, kan dökülmemiş ama iki ailede birbirlerine ömür boyu yetecek nefret biriktirmiş hep içinde. bir taraf 'kızım o cılıza mı kaldı' derken, öte taraf 'o kızdan gelin mi olur' diye tantana yapmış. işin içine mezhep sokulmuş, ırk sokulmuş, ama hiç bir tanesi sevdalıları yıldırmamış.
gel zaman- git zaman büyümüş bu aşk, herkes yavaş yavaş saygı duymaya başlamış. kız şehir dışına gitmemiş okumak için, istemeye gelenlere sırt dönmüş hep, beklemiş; beklemiş ki erkeğin okulu bitsin, eli ekmek tutsun, tutsun ki; evlensinler.
bazı geceler kız, abisiyle paylaştığı ufacık odada, uyumadan uzun uzun hayaller kurarmış. küçücücük dünyasının minicik hayalleri. bir ev, kutu gibi, içinde oyunlar oynayan çocuklar, bebekler, pişen yemeklerin güzel kokusu ve erkek, onun erkeği, hayatının aşkı. sonra kızarırmış, erkeğin büyük ellerini düşünürmüş, tenine değen, kalçalarını okşayan ellerini, hemen sonra utanırmış, babam 'duysa kendimi ona teslim ettiğimi' diye. gelinlikler görürmüş düşünde, kabarık kabarık upuzun duvağı olan gelinlikler. yemin edermiş uyumadan hemen önce, 'ne abimin azarları ne babamın tokatları, ben bu adamla evleneceğim, mutlu olacağım, çocuklarımda kendi çocukluğumu unutacağım.'
erkek severmiş kızı ama dirayetli değilmiş kız kadar. annesi 'sen okudun, o kız okumadı, nasıl olacak bu iş, evliliği kolay mı sanıyorsun, yarın bir gün arkadaşlarının içine çıkarmaya utanmayacak mısın, hem o aile fakir, yarın bir gün bir bakarsın iki evin de yükü omzuna binmiş, altından kalkamazsın' dediğinde susarmış. korkarmış. ya aşk yetmezse diye korkarmış, ya gerçekten utanırsam. sonra kızın mahsun, utangaç gözleri gelirmiş gözlerinin önüne, dolgun göğüsleri, kaymak gibi teni gelirmiş, erkeğin içini yakan kavuran bir vicdan azabı başlarmış. 'yok' dermiş, 'çok seviyorum anne'. işlediği günahı unutmazmış, 'evlenmem lazım'
günler, geceler, haftalar,aylar derken geçmiş yıllar, aşkın eski parlaklığı, kokusu, tedirginliği ya da heyecanı yerini sapasağlam bir güvene bırakmış. artık 'acaba ne diyecek'ten ziyade, 'kesin şunu diyecek'ler varmış.
kurulacak hayaller bitince, sona erince tutkulu sevişmeler, kalmayınca çeyize konulacak yeni bir eşya ve bulunca erkek iyi bir iş kız korkmaya başlamış. 'evlenmeliyiz' demiş birdenbire, durup dururken. kızın karakteri özetle, saf, iddiasız, sadık, saygılı ve kaderciymiş. o yüzden şaşırmış erkek bu çıkışa. 'ne acelemiz var' demiş erkek. erkeğin karakteri özetle, hırslı, iki yüzlü, karasız ve değişkenmiş. o yüzden şaşırmamış kadın bu soruya.
**
aylar sonra yağmurlu, kapalı, suratsız bir güne gözünü açmış kız. mutsuz mutsuz camdan dışarı bakmış, umutsuzca dönüp çeyiz sandığına. evi toparlayıp, alıp eline bir fincan çay oturmuş anasının yanına. 'bak kızım' demiş annesi. 'ben cahil bir kadınım. burnumu çıkarmadım yıllardır şu evden. ama bir bildiğim vardır. eğer umduğunu bulamazsan yıkılmayacaksın, eğer yüreğin yanarsa ağlamayacaksın, yalvarmayacaksın, acımayacaksın.' kız, şaşkın şaşkın bakakalmış annesinin yüzüne, ama dediklerini de aklına bir güzel kazımış.
derken; kuşların cıvıldadığı, çocukların dışarda koşuşturduğu, mahallelinin kapının önüne toplanıp, bir yandan çekirdek çitleyip, bir yandan dedikodu yaptığı, güneşin kollarını iki yana doğru sonuna kadar açtığı bir haziran günü,
erkek birdenbire su gibi, ömür gibi, kuş gibi bir daha dönmemecesine gitmiş.
ne bir laf etmiş, ne bir mektup bırakmış geride, verdiği sözleri, girdiği günahları, ettiği yeminleri ve bir zamanlar sımsıkı tuttuğu kızın ellerini bırakarak ardında kayıplara karışmış.
kız ne omzunu düşürmüş öne, ne de alev alev yanan gözlerinden bir damla yaş akıtmış, çökmemiş, yıkılmamış sadece yıllar sürecek bir suskunluğun tutsağı olmuş.
***
'özür dilerim' dedi adam.
şoke oldu kadın. bu sözü duymayı o kadar uzun zamandır ve o kadar yoğun bir istekle bekliyordu ki; lafın yarattığı etki kadını inanılmaz bir hayal kırıklığına uğrattı. sanıyordu ki; bu lafı duyunca sönecek öfkesi, dinecek yılların kırgınlığı, bitecek düşmanlık.
ama hiç birini hissetmedi, bu sözler kadının kulağını şöyle bir yaladı geçti.
dik dik, insanın gözlerinin içine içine bakan gözlerini sabitledi erkeğin titrek bakışlarına bekledi.
'ben, korktum' dedi adam. 'gençtim, gençtik, olabileceklerden, anlaşmazlıklardan, sorumluluklardan korktum. giderken veda etmedim, çünkü bırakamazdım seni, biliyordum, en güzeli sessizce gitmek diye düşündüm, zamanla unuturum dedim, başka birini severim, o da beni unutur, evlenir belki dedim'. bir an, kısa bir an sustu erkek. kızın başka biriyle evlenmesinin çok zor olduğunu, daha gencecikken kızı koynuna nasıl aldığını anımsadı. 'hatalar yaptık' dedi. 'onarılması güç hatalar, ben bu hataların bedelini ödeyemedim. verdiğim sözleri tutamadım, seni yapayalnız bırakıp kaçtım, hiç bir şeyi değiştirmeyecek ama yeniden özür dilerim, her şey için, içine akıttığım zehir için, hayatını alt üst ettiğim için, güvenine layık olamadığım için, tekrar tekrar binlerce kez özür dilerim. böyle kelimelere dökülünce çok anlamsız biliyorum ama inan ki üzgünüm. unutmadım hiç. yaptıklarımı, yaşattıklarımı unutmadım. dönemedim de. biliyor musun, bir kere gitmeye alışmayagörsün insanoğlu herşeyden koşar adım uzaklaşıyor sonra. yani gitmek sadece cesurların işi değil, korkakların da işi. o zamanlar bunu bilmiyordum. meğer kalmak, yüzleşmek olası her sorunla; güçlendirirmiş adamı, ayağını yere bastırırmış, bazen gitmek değil, kalmak lazım gelirmiş. bilemedim. yanıldım. '
baktı kadın erkeğe, yaşlanmıştı biraz. saçlarında aklar vardı artık. gamzeleri aynıydı, kaşlarının yay gibi gerilişi de. elleri kocamandı hala ve güzel. vitrindeki bir elbiseyi inceler gibi uzaktan inceledi adamı kadın dakikalarca. gözlerine baktı sonra yeniden, belli ki bir cevap bekliyordu erkek. ama ne diyebilirdi ki kadın. cevabını merak ettiği bütün soruları yanıtlamıştı zaten erkek konuşmasında. hem ne gerek vardı allah aşkına. neyin hesabını sorabilirdi bunca zaman sonra, içinden de gelmiyordu hem. 'vay be' dedi içinden, sonra erkeğe döndü;
'eğer vicdanın rahatlayacaksa affettim seni' dedi.
'seni çok uzun zaman önce affettim ben, azad ettim hayatımdan, nefret yükünü attım omzumdan, yıllar önce gittiğinde sandım ki; nefes alamayacağım bir daha, bir daha kimseye gülümseyemeyeceğim, hiç bir şeyden keyif alamayacağım asla. ama öyle olmadı. zaman gerçekten de merhemmiş her yaraya. sadece sustum senden sonra, gereksiz geldi kelimeler, anlatamaya çabalamadım, anlamaya uğraşmadığım gibi, soru sormadım, isyan etmedim, ah etmedim arkandan. sustum. sen, giderken yanında sesimi de götürdün. seni bulup da geri alamadım. bazı geceler yine rüyalarıma girdi uzun yıllar kurduğum düşler, kovdum. çeyizimi dağıttım, tüm o el emeği, göz nuru işleri, gerçekten mutlu olacaklara. senden sonra güldüler bana, 'Delirdi' dediler. yine sustum. anladım ki konuşmak ne bir gidişi durdurabiliyor ne de bir fikri değiştiriyor, konuşmak, yorulmaktan başka bir şey değil'
erkek bekleyiş dolu bir surat ifadesiyle bakmaya devam ediyordu kadına; 'konuşmayacak mısın, kızıp, bağırmayacak mısın bana, sormayacak mısın 'neden' diye'
kadının içinden ardarda kurduğu cümleleri duymadı erkek. ağzını açıp da tek bir laf etmedi kadın. sessizliğin tiz sesi yırtmaya başlayınca erkeğin kulaklarını kalktı oturduğu yerden; hafif sitemli 'gidiyorum' dedi. 'Bana bunca yıl sonra tek bir cümleyi benden esirgediğini unutmayacağım.'
yeni bir sigara yaktı kadın, dumanı doldurdu ciğerlerine, yumdu gözlerini, hafif bir tebessüm oluştu yüzünde.
eski, saf sevdasının yerinde, fettan ve suskun bir kadın bulmanın öfkesiyle hızlı hızlı kaçıyordu erkek yine, günahın nefesi ensesinde, kadının sesi hala cebinde.
23 Şubat 2011 Çarşamba
yaklaşma!
yapılmadığı zaman güzel olan şeyler var, yaşanmadıkça değer kazanan.
ertelendikçe arzulanan.
dokunamadıkça esiri olunan.
söylenmediği zaman kıymetli olan laflar var.
sanki harflere bürünürse büyüsü kaçacakmış hissi yaratan.
uzakken büyüleyici, uzakken güzel ve uzakken kusursuzdur her aşk
yaklaştıkça alev alev yakan, yaşanan her güzel duyguyu kül edip savuran.
ertelendikçe arzulanan.
dokunamadıkça esiri olunan.
söylenmediği zaman kıymetli olan laflar var.
sanki harflere bürünürse büyüsü kaçacakmış hissi yaratan.
uzakken büyüleyici, uzakken güzel ve uzakken kusursuzdur her aşk
yaklaştıkça alev alev yakan, yaşanan her güzel duyguyu kül edip savuran.
'var'dır bir hayır
verip de tutmadığım sözler var.
söyleyip de yapamadıklarım.
hayallerim var, boyumdan büyük.
umutlarım var içimde sakladığım.
korkularım var gözlerimin derininde
kurallarım var kimseye sormadığım.
ikiyüzlülüklerim var, yalanlarla parlattığım.
ve yüreğimde kocaman bir kararsızlık var
ömrüm boyunca kurtulamayacağım...
söyleyip de yapamadıklarım.
hayallerim var, boyumdan büyük.
umutlarım var içimde sakladığım.
korkularım var gözlerimin derininde
kurallarım var kimseye sormadığım.
ikiyüzlülüklerim var, yalanlarla parlattığım.
ve yüreğimde kocaman bir kararsızlık var
ömrüm boyunca kurtulamayacağım...
22 Şubat 2011 Salı
insan bazen...
ne kadar yaşarsa yaşasın bazı şeyleri hiç bir zaman öğrenemiyor insan. kural koyamıyor, 'bu iş böyle olur' diyemiyor. hayat, tam da 'daha ne yaşayabilirim ki' derken, öyle güzel, öyle kurnazca oyunlar oynuyor ki insana, bozuluyor ezberler. tadılmamış günahlar, hissedilmemiş vicdan azapları çıkıveriyor ortaya ansızın. insan, aslında mantıklı olanı biliyor, hangi yolun daha güvenli olduğunu ama tehlikeden asla vazgeçemiyor. sapıyor yolundan bazen, karanlık sokaklara dalıyor, kuduz köpeklerle karşılaşıyor tenhada bazen, bazen pis sokaklarda kendini buluyor.
gidecek yer olmadığı zaman, insan çaresiz kendi içine kaçıyor. yalanlar söylüyor, oyunlar oynuyor, kendisini kendi hayatının tanrısı sanıyor, yeniden kader biçiyor. bağlamış gözüne ince bir tülbent, tamamen içgüdüsel davranıyor. o güne dek yazılmış, çizilmiş, uygulanmış ve kabul görmüş tüm ahlak kurallarını hiçe sayıyor. 'ben' diyor, 'ben böyle olsun istiyorum'. ne ödeyeceği bedellerden korkuyor, ne de bir diğer günü düşünüyor.
bunun adının; cesaret olduğu kadar ikiyüzlülük, çılgınlık olduğu kadar sadakatsizlik olduğunu da adı gibi biliyor.
böyle davranırsa, doğru olana er ya da geç erişeceğini sanıyor.
ama ne yazık ki hayat böyle işlemiyor. hayat; gerçekten cesaret sahibi olana, kazanmak uğruna kaybetmeyi göze alana, vazgeçmeyi bilene cömert davranıyor.
insan bazen kendi içine kaçıyor, saklanıyor, susuyor, yeni kararlar almaya çalışıyor, korkuyor, ama neden, kimden, nasıl, hiç birinin cevabını bilmeden sadece, katıksız, kokusuz ama ağır bir korku duyuyor, çıkıyor saklandığı yerden, gülücükler dağıtarak devam ediyor yaşamaya bıraktığı yerden, bir yüreksiz olarak yaşamaya mahkum oluyor.
yüreksiz, mutsuz ve yalnız.
gidecek yer olmadığı zaman, insan çaresiz kendi içine kaçıyor. yalanlar söylüyor, oyunlar oynuyor, kendisini kendi hayatının tanrısı sanıyor, yeniden kader biçiyor. bağlamış gözüne ince bir tülbent, tamamen içgüdüsel davranıyor. o güne dek yazılmış, çizilmiş, uygulanmış ve kabul görmüş tüm ahlak kurallarını hiçe sayıyor. 'ben' diyor, 'ben böyle olsun istiyorum'. ne ödeyeceği bedellerden korkuyor, ne de bir diğer günü düşünüyor.
bunun adının; cesaret olduğu kadar ikiyüzlülük, çılgınlık olduğu kadar sadakatsizlik olduğunu da adı gibi biliyor.
böyle davranırsa, doğru olana er ya da geç erişeceğini sanıyor.
ama ne yazık ki hayat böyle işlemiyor. hayat; gerçekten cesaret sahibi olana, kazanmak uğruna kaybetmeyi göze alana, vazgeçmeyi bilene cömert davranıyor.
insan bazen kendi içine kaçıyor, saklanıyor, susuyor, yeni kararlar almaya çalışıyor, korkuyor, ama neden, kimden, nasıl, hiç birinin cevabını bilmeden sadece, katıksız, kokusuz ama ağır bir korku duyuyor, çıkıyor saklandığı yerden, gülücükler dağıtarak devam ediyor yaşamaya bıraktığı yerden, bir yüreksiz olarak yaşamaya mahkum oluyor.
yüreksiz, mutsuz ve yalnız.
16 Şubat 2011 Çarşamba
gitmek ama nereye?
bırakıp bütün ayak izlerimi bu şehirde vedalaşıp teker teker herkesle, ne bir bavul ne bir anı tek bir çantayla gidiyorum artık. şu saatten sonra ne sen durdurabilirsin beni, ne bir başkası. adım adım gezdiğim, gülümseyerek izlediğim sıkıcı şehrimden kaçıyorum. burda yaşanan herşeyi burada bırakarak, düşleyerek olası güzel günleri, gidiyorum.
zaten yıllar sonra anımsayamayacağım onlarca güzel hatırayı bu bozkırın topraklarına gömüyorum. ne yorgunum sandığın gibi, ne bıkkın ne de yılgın. ben artık bu şehire sığmıyorum. ne en umutsuz anlarda bastıran yalnızlıktan, ne de insanı hayatı zehir eden pişmanlıktan korkuyorum.
parasız, umutusuz ve bazen çaresiz kalmayı göze alarak, çırparak yüreğimin pisliklerini bir kilim misali camdan, kendimi bilinmezliğin kucağına atıyorum. tanımadığım bir şehre, tanımadığım insanlara gidiyorum.
ve biliyorum; gittiğim yer de dar gelecek bana. bir gün bir yerlere tam anlamıyla ait olmayı umuyorum.
zaten yıllar sonra anımsayamayacağım onlarca güzel hatırayı bu bozkırın topraklarına gömüyorum. ne yorgunum sandığın gibi, ne bıkkın ne de yılgın. ben artık bu şehire sığmıyorum. ne en umutsuz anlarda bastıran yalnızlıktan, ne de insanı hayatı zehir eden pişmanlıktan korkuyorum.
parasız, umutusuz ve bazen çaresiz kalmayı göze alarak, çırparak yüreğimin pisliklerini bir kilim misali camdan, kendimi bilinmezliğin kucağına atıyorum. tanımadığım bir şehre, tanımadığım insanlara gidiyorum.
ve biliyorum; gittiğim yer de dar gelecek bana. bir gün bir yerlere tam anlamıyla ait olmayı umuyorum.
4 Şubat 2011 Cuma
geçmiş geçer mi?
ne güzel olurdu görmek seni yıllardan sonra
arınmışken tüm kızgınlıklarımdan
kazımışken aklımdan sana dair ne varsa
ne güzel olurdu.
başka bir gözler görebilmek seni
oturup konuşmak saatlerce
bir yabancı, bir el gibi.
ve ne güzel olurdu yeniden tanımak seni, sil baştan.
alışmak adım adım, tanımak ağır ağır.
ama böylesi bir başka güzel. yaşamışız, bitirmişiz. iki ayrı 'zaman'a binip, uzak uzak diyarlara gitmişiz.
oturmuşuz şimdi, bakıyoruz birbirimize. geçen zamana şaşıyoruz. 'oldu mu o kadar ya' diyoruz. oysaki bunu çok iyi biliyoruz. çay içiyoruz. ben senin o bardağı tutan ellerinin her bir noktasını ezberlemişim, sen bardağı götürdüğüm dudaklarımın. ama yabancıyız artık. yabancılaşmışız. şaşıyorum bazen. iki insan nasıl bu kadar yakınlaşıp, bu kadar uzaklaşabilir birbirinden. uzaklaşmanın sebebi yakınlaşmak mı acaba? hani öyle hem bir adım olsaydı aramızda kopmakda zorunda kalmazdık belki. ama demek ki yaşayınca herşeyi dibine kadar, sömüre sömüre tükentince sıfırı, iki uzak noktaya düşüyor iki ayrı insan. yaralarını iyileştirmek için yaraladıklarından kaçıyorlar. kaçar gibi bir günahtan.
ama şimdi bakıyorum da; sende kalmış benim hayallerim, masumiyetimi yanıma almayı unutmuşum senden giderken, seninde gülüşün bende kalmış gibi. yıllarca hep somuttun mu gerçekten. iyileşmiş miyiz orası da meçhul. ağır aksak yaşamışız işte günahlarımızı hiç unutmadan.
yani demem o ki; bitmiyor hiç bir aşk. hiç bir gelen bir öncekini aratmıyor belki ama unutturmuyorda. mutsuz da etmiyor. üstüne basıp geçiyoruz, ayağımızın altında izi kalıyor yaşanmışlıkların, silmekle çıkmıyor, leke değil çünkü.
çayımı bitirip, öpüp seni yanağından, gideceğim az sonra yanından. garip. bir daha ne zaman, nerde karşıma çıkacaksın bir daha, ömür yetecek mi acaba? önemi yok. anladım ki bugün ben sendeyim hala, sen içimdesin hep. gerisi yalan, gerisi teferruat, gerisi önemsiz. iyi gördüm seni ve bundan sonra kendine daha iyi bak.
arınmışken tüm kızgınlıklarımdan
kazımışken aklımdan sana dair ne varsa
ne güzel olurdu.
başka bir gözler görebilmek seni
oturup konuşmak saatlerce
bir yabancı, bir el gibi.
ve ne güzel olurdu yeniden tanımak seni, sil baştan.
alışmak adım adım, tanımak ağır ağır.
ama böylesi bir başka güzel. yaşamışız, bitirmişiz. iki ayrı 'zaman'a binip, uzak uzak diyarlara gitmişiz.
oturmuşuz şimdi, bakıyoruz birbirimize. geçen zamana şaşıyoruz. 'oldu mu o kadar ya' diyoruz. oysaki bunu çok iyi biliyoruz. çay içiyoruz. ben senin o bardağı tutan ellerinin her bir noktasını ezberlemişim, sen bardağı götürdüğüm dudaklarımın. ama yabancıyız artık. yabancılaşmışız. şaşıyorum bazen. iki insan nasıl bu kadar yakınlaşıp, bu kadar uzaklaşabilir birbirinden. uzaklaşmanın sebebi yakınlaşmak mı acaba? hani öyle hem bir adım olsaydı aramızda kopmakda zorunda kalmazdık belki. ama demek ki yaşayınca herşeyi dibine kadar, sömüre sömüre tükentince sıfırı, iki uzak noktaya düşüyor iki ayrı insan. yaralarını iyileştirmek için yaraladıklarından kaçıyorlar. kaçar gibi bir günahtan.
ama şimdi bakıyorum da; sende kalmış benim hayallerim, masumiyetimi yanıma almayı unutmuşum senden giderken, seninde gülüşün bende kalmış gibi. yıllarca hep somuttun mu gerçekten. iyileşmiş miyiz orası da meçhul. ağır aksak yaşamışız işte günahlarımızı hiç unutmadan.
yani demem o ki; bitmiyor hiç bir aşk. hiç bir gelen bir öncekini aratmıyor belki ama unutturmuyorda. mutsuz da etmiyor. üstüne basıp geçiyoruz, ayağımızın altında izi kalıyor yaşanmışlıkların, silmekle çıkmıyor, leke değil çünkü.
çayımı bitirip, öpüp seni yanağından, gideceğim az sonra yanından. garip. bir daha ne zaman, nerde karşıma çıkacaksın bir daha, ömür yetecek mi acaba? önemi yok. anladım ki bugün ben sendeyim hala, sen içimdesin hep. gerisi yalan, gerisi teferruat, gerisi önemsiz. iyi gördüm seni ve bundan sonra kendine daha iyi bak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





