27 Ekim 2010 Çarşamba

Ben ve bana dair

Güçleniyorum.

Her gün biraz daha. Bir bahçe gibiyim tohumları her gün filiz veren. Yağmura, çamura ve hatta fırtınalara rağmen.

Her geçen gün, sene be sene tutmaya başlıyor elim ve ayaklarım. Büyüyorum. Ve her 'büyüyorum' dediğimde biliyorum ki daha çok uzun yürümem gereken yol. Gezmem gereken yerler, görmem gereken insanlar ve tanımam gereken duygular var daha.
Ama konuşabildikçe, döke bildikçe içimi sevdiklerime, kelimeler el ele verip de direndikçe ağzımdan çıkmaya ama buna rağmen anlatabildikçe derdimi gözyaşlarım eşliğinde, biliyorum ki serpiliyorum. 


Öğreniyorum.

Zor olduğunu hayatın. Evlat olmanın, sevgili olmanın, abla olmanın, dost olmanın kendiliğinden, yani doğuştan gelmediğini, gelemeyeceğini öğreniyorum. Kimi zaman sabır göstererek, kimi zaman fedakarlık yaparak idrak ediyorum. Zor oluyor kimi zaman. Hatta çoğu zaman yoruluyorum. Ama uzanıp dinlenerek geçebilecek bir nezle gibi değil bu, biliyorum. Yürümek, koşmak, takip etmek, ve durmadan üretmek lazım. Aksi halde paslanırım, hissediyorum.

Olgunlaşıyorum.

Kıpkırmızı bir elma gibi gün be gün. Sustukça haksızlıklara ve bunu onursuzluk saydıkça, çok zaman sonra 'iyi ki susmuşum' diyorum. Demek ki bazen durmak, demek ki bazen lal olmak, demek ki bazen yol vermek ve demek ki bazen göz yummak gerek tüm acılara, görüyorum. Daha bir tasayı atamadan başımdan, bir yenisi gelip oturunca omzuma kızmıyorum artık, sadece kadere gülümsüyorum.

Özlüyorum.

Geride bıraktığım çocukluğumu, mutlu olduğum sokak oyunlarını, annemle buz pateni yaptığım günleri özlüyorum. Tek derdimin, diğer gün ne giymek olduğu; o tasasız, o rahat günleri yad ediyorum. Lise yıllarımı, sadece gülerek ve eğlenerek geçirdiğim o üç sene burnumda tütüyor, görmemezlikten geliyorum.

Seviyorum.

Her gün daha çok. Çiçekleri, böcekleri, Ankara'yı, ailemi, dostlarımı gün be gün daha çok seviyorum. Ama sevmek yetmez, biliyorum. İşte bu yüzden daha cömertim artık, sadece değer vermiyor, verdiğim değeri centilmen bir erkek gibi, çekinmeden, onurla sergiliyorum.

Eliyorum.

Tüm gereksiz, önemsiz insanları ve eşyaları tek tek eliyorum hayatımdan. Çöplük gibi değil artık odam, olmaması gereken, anılmaması gereken her bir eşyayı düşünmeden çöpe atıyorum. Verdiğim değerin karşılığını görmediğim, beni yoran, anlaşamadığım insanları ise tereddütsüz geri salıyorum denize, bir sürü deniz kabuğu bulan, ama sadece güzellerini yanına alan ufak bir kız çocuğu gibi.

Biliyorum.

Tevazuu göstermem gerektiğini, çok da önemli bir insan olmadığımı, sadece diğer insanlar kadar değerli olduğumu biliyorum. 'kendimi bir şey sanmak' değil, 'kendini daha az bir şey sanmak' yeni mottom. Ve bu arınmışlığımla, her geçen gün bir yenisi dünde bıraktığım kibirlerimle, kaf dağından alıp, yeniden yerine taktığım burnumla, bir 'beyin' olmayı, bir 'beden' olmaya tercih ettiğim için aynada her yeni sabah daha güzel bir insan görüyorum.

İstiyorum.

Hırslarımı keseleyip, vücudumdan katman katman çıkarmayı, sivri dilimi azıcık törpülemeyi, biraz daha düşünerek konuşmayı istiyorum. Sonra 'bu kadar kusur kadı kızında da olur' diyerek, vazgeçiyorum. Mutlu bir hayat sürmeyi, tüm dünyayı; Avrupa, Asya demeden gezmeyi, eğer başarabilirsem iyi bir anne ve eş, yok eğer başaramazsam, şen şakrak ve ölümüne özgür bir kız kurusu olmak istiyorum.

Ve yazmak. Ve okumak. Sonra yeniden yazmak istiyorum. Durmadan yazmak.

Bunların dışında; uyuyorum, uyanıyorum, takılmışım monotonluğun oltasına, şaşkın bir balık gibi debeleniyorum. Bakıyorum olacak gibi değil, değişim hemen gelmiyor, düzen çabuk bozulmuyor, Herkes gibi olmaya çalışıyorum.

Herkes gibi olmak için,
herkes gibi olmaya çalışarak,
herkes gibi olamayacağımı hissederek geçiyor günlerim.

Bırakmışım kendimi güçlü bir akıntıya sağa sola sürükleniyorum. Hem serin, hem de çok tehlikeli bu su.

Ama zerre kadar korkmuyorum.

dinle de sindir

Hikaye/-1

Evindeydi kadın, odasında.


Umduklarını ve bulduklarını düşünüyordu.


Umduklarının güzelliği karşısında bulduklarının nasıl hayal kırıklığı dolu olduğunu şaşırarak kabullenmeye çalışıyordu.


Ağlıyarak..


Hıçkırarak..


Anlamayarak, anlamaya çalışarak, ama bir taraftan da asla anlayamayacağını bilerek.



İçinden bir şeyler ufak ufak, tane tane kopup uçuyordu camdan..



Hava soğuk, rüzgarlı, içinden gidenler dönmez, fıtınaya kapılır.. artık kalbi eskisi gibi titremez.




Biliyor ki, bunu atlatabilir, ama atlatmak istiyor mu acaba? Pes etmek üzere. ‘yeter’ demek.



Kalbi kırık, içi buz tutmuş... ne zaman çözülür bilinmez, hatta belki de çözülmez.



Böyle boğazında düğümden de öte bir şey var. Hani ağlasa da geçmeyen cinsten. Bağırsa gitmeyecek türden. Öyle bir düğüm ki, zorlanıyor yutkunurken.



Dışarıdan arabalar geçiyor, sesler geliyor. Gürül gürül akıyor yaşam. Kadın odasında, bir adım ötesinde hayat.. Bir motor sesi gibi geçip gidiyor ‘yaşamak’ camının önünden, tutamıyor, tutunamıyor artık.



Zaten yeterince zor ve yorucu olan hayatını neden iyiden iyiye çekilmez hale getirdiğini tartıyor kafasında. Ne kadar salak olduğunu düşünüyor. Ne kadar da hayalperest..



Sonra birden diniyor gözyaşları, içi soğuduğundan mı, gözyaşı kalmadığından mı göz pınarlarında anlayamıyor.


Ama sanki daha iyi hissediyor kendini. Müzik açıyor, MFÖ dinlemeye başlıyor, ruhu dinleniyor. Çok eski bir dostla karşılaşmışçasına tebessüm oluşuyor yüzünde. Mutlu oluyor. Kanına karışıyor şarkılar, uyuşturucu etkisi yaratıyor. Umurunda değil hiç bir şey. ‘üzülme’ diyor içinden kendi kendine. 'Değer belki ama bırak değmeyiversin bu sefer.'   


Yanaklarındaki inci gibi yaşlar daha kurumadan uyuyakalıyor, dişini fırçalayamadan, makyajını çıkaramadan, ışığı kapamadan, üstünü değiştiremeden, yatağın içine girmeden...


Öylece...


Olduğu gibi...


Sanki bir şeyler yavaş yavaş değişiyor... Soğuk bir rüzgar giriyor camdan, ürperiyor kadın ama kımıldamıyor...


Ve arkadan MFÖ ninni okuyor,: “Yalnızlık ömür boyu...”



dinle de sindir

Ölüm gelmeden önce

Yazabilmeyi isterdim…


Anlatabilmeyi isterdim ölümü…


Verdiği acıyı, ardında bıraktığı hüznü, asla geçmeyen o kederi söyleyebilmeyi isterdim çok


Ama yapamıyorum..


Hiçbir zaman mezar taşıyla konuşmadım ben, ‘gitti, bir daha gelmeyecek' demedim kimsenin arkasından, sevdiğim kimseyi sarmadım kefene, karalar bağlayıp ağlamadım hiç…


Bilmiyorum o yüzden…


Ama hissediyorum sanki… Sıcacık bir yaz günü uzanmışken kumsalda esen soğuk bir rüzgarda, kuzey kutbu’nda olmayı hayal etmek gibi benimkisi… Saçma yani… Garip bir his.. uzak..  Ama sanki çok da yakın…


Güzel bir konu değil biliyorum… Ama yazasım var, anlatasım var bilmediğim, tanımadığım o duyguyu…


Betimlemelerim yetmiyor, hayal etmek işime gelmiyor… Ama içimde garip bir korku var…


Ölüm korkusu…


Sanki uzaklarda bir yerlerde tanıdığım birisi ölmüş gibi, mecaz anlamda değil ama gerçekten… Toprak kokusu geliyor burnuma, ürküyorum…







Ölümün zamansızlığımı, amansızlığımı yoksa bilinmezliği mi beni korkutan bilmiyorum…





Hep hedonist oldum ben.. Düşünmedim yarını, yani en azından içinde bulunduğum anın keyfini çıkardım her zaman… Ölüm ‘kader, kısmet’ti benim için. Kendimi kandırmışım şimdi anlıyorum..


Ölmeyecekmiş gibi davrandım…


Gitmeyecekmişim, kazık çakacakmışım gibi dünyaya…

Kırdım, hırpaladım, saydım, sövdüm…


Hiç ‘ya bugünün yarını olmassa”  diye düşünmedim.


Düşünenleri küçümsedim, kibirli davrandım, hatta kibirli halimi sevdim…


Şimdi düşünüyorum da, ben bugün ölürsem, her şey yarım kalacak…


Ölümden korkmak çözüm değil biliyorum.. Ama sanırım ben bugün belki herkesin çoktan farkına vardığı ve hep söylediği o klişe cümleyi ilk kez bu kadar berrak bir şekilde gördüm, hissetim:


“hayata bir kez geliyoruz”


Evet, dünyaya bir kez geliyoruz… Ve istenilen her şey yapmaya değer, sonu kötü de olsa, yıksa da dünyaları başımıza, o iğrenç hayal kırıklığını bile yaşamaya değer…


Sevemeye, sevilmeye değer… Sonuna kadar, dibine vurarak… Kızmaya da değer, öleceğiz diye kimsenin gözünün içine dik dik bakma hakkımız yok değil ya…



Ama farkında olarak…


Ölüm her an gelebilir, birden her şey yok olabilir, bozuk bir dvd gibi en güzel yerinde takılıp kalabilir hayat…


Bunu söylemek için çok gencim biliyorum ama sanırım ömür gerçekten çok kısa…


Çok kısıtlı bir zamanımız var dünya üzerinde yapabileceklerimiz adına…


Günahıyla sevabıyla, cenneti ve cehennemi fazla düşünmeden yaşayacak çok az bir zaman dilimi…


Ölünce ne olur bilmiyorum, ruh bedenden ayrılır mı, döner dolaşır çiçek mi oluruz, yoksa böcekler mi yer sadece bedenimizi hiçbir fikrim yok…


Umurumda da değil… Sadece yaşamak istiyorum, bu zamana kadar yaptığım gibi…


Doğru bildiğimi okuyarak…



Yanlışlarımla büyüyerek…


Gerekirse ukalalık yaparak…


Yani öldüğümde, eğer ölümden sonra bir hayat varsa dünyaya şöyle bir yukarıdan bakıp, “ohh bee” demeyi istiyorum…


Azrail o korkunç haliyle geldiğinde, mutluluğumu görüp, şaşırsın istiyorum, hevesi kursağında kalsın…


Ve tanrı, cehennemin kapısında: “ geç bakalım” desin bana “içerisi daha eğlenceli”…

Çocuk dediysem...

Güneydoğu’nun, en ücra, en yoksul, en el değmemiş, en tütün kokulu ve mezarlarında yatanların büyük çoğunluğunun göğsünde kurşun yarası olan bir şehir…

Ve o şehrin çocukları.

Çocuklar dediysem, bildiğiniz, gördüğünüz, yanaklarını sıkıp sevdiğiniz cinsten değil.

Gözleri daha temkinli, yanakları sevilecek kadar tombul olmayan, dayak yiyen, dayak yiye yiye arsızlaşan, daha anasından doğduğu an cinsiyetine göre muamele gören, sevgiye aç, acıya tok, ekmek parasını kazanmaya çalışan ve aynı zamanda okula giden..

Okula giden dediysem aklınıza gelen gibi değil, ceketi ütülü, defterleri kaplı, saçları traşlı, parlak yüzlü değil…

Tuvaleti olmayan, ışıkları yanmayan, duvarları çatlak bir okul… İçinde soba olan sınıflar asla yeteri kadar ısıtmayan, yılmış ve belki de bıkmış öğretmenler. Sabırsızlıkla tayinini bekleyen…

Teneffüs zili çalınca çıkıp koşulacak bir bahçesi , yiyecek bir şeyler satan bir kantini olmayan, olsa bile oradan hiçbir zaman bir şey alacak para bulamayan çocuklar.


Çorak toprakların, kurak çocukları.

Gece ninni yerine kurşun sesleriyle uyuyan ve buna alışan, dolayısıyla daha korkusuz ama aynı zamanda en ürkek olan. Hiçbir lüksü olmayan ve hayatta kalmayı en büyük lüks sanan, bisiklet görmeyen, bilgisayar bilmeyen, ayakları acıdan patlasa da başka ayakkabı edinemeyen, saklambaç oynarken arkasına geçilecek tek bir ağaç bulamayan, doğum gününde pasta kesmeyen, dünyaya gelmesinin kutlanacak bir yanı olduğu düşünülmeyen, yüzü gülmeyen, gülmenin günah, vurmanın sevap olduğu,  sevdiğini seçemeyen, sevgi nedir tam olarak bilmeyen ve daha kundaktayken beşik kertilen çocuklar…

Yüreği bağırsa da susan, her denileni, her söyleneni emir sayan, büyükler tarafından acımazsızca ezilmek karşısında ‘gık’ demeyen ve bunu saygı sanan…

Umursamamak gibi bir alternatifi olmayan, yapmak zorunda olduğu, gitmek zorunda olduğu, korumak zorunda olduğu, sürekli bir şeyler yapmak zorunda olan. Zorunluluk çocukları.


Asla kendine ait bir düşünce besleyemeyen, beslese de söyleyemeyen, özgür karar veremeyen, özgürlüğün her insanın doğal hakkı olduğunu bilmeyen ve asla öğrenemeyecek olan… Savunacak bir görüş bulamayan, aidiyet duygusu olmayan, insan gibi yaşayamayan, okumayan, okuyamayan, dünyayı sarsan olaylardan bir hafta sonra haberi olan…
Okusa bile ezilen, ‘büyük’şehire fazla gelen, hor görülen, ‘köylü’ çocuklar…


Başını yerden kaldırmayan, sokaktan dışarı adım atmayan, ikinci sınıf insan sayılan, yaşı gelince(!) üstüne oturmayan bir gelinlik giyen, düğününde havaya atılan bir kuşun sonucu yakınlarını yitiren ve sonra eli mahkûm bir sürü çocuk doğuran, bu kısırdöngünü yaratan, erkek doğurana kadar uğraşan ve bir erkek çocuk doğururken ölen, ölürken yüzünde kocasına nihayet istediğini vermenin gururlu tebessümü olan çocuk kadınlar…


Yılın büyük kısmını ağıt yakarak geçiren analar, suratlarına her bir gözyaşı çizik atmışçasına yüzleri buruş buruş. Gözleri umutsuzluk çukuru, görmüş, geçirmiş, binlerce kez ölmeyi dilemiş ama henüz ölmemiş, oğulları gitmiş, dönmemiş. Ağlayacak bir mezarı dahi olmayan, bir taşa bile layık görülmeyen çocuk adamlar…


Küçükken yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, yer yataklarında beraber yatan, anaları, ablaları ahbap olan, ekmeklerini paylaşan, kaderlerine inat kahkaha atan, Fırat Nehri’ni izleyen, gecekondu çatısına çıkıp gökyüzüne bakan içlerinden hayal kuran ama sanki birbirlerini duyan, Türkçe-Kürtçe her dilde anlaşan, küfürleşen çocuklar ve onların eline silahı verip, adını ‘kan’ koydukları dava adına, birbirlerini vurmaları gerektiğini anlatan babalar…


Kıyımları, sürgünleri unutmayan, ama unutmamanın yalnızca acıyı daha da derine gömdüğünü anlayamayan, hep kızgın, hep isyankar, hep yalnız, hep yarı aç ve hep namlunun ucunda olan, ölümle, kanla, savaşla yoğrulan, sek sek oyununu mayınlarla oynayan, doğan/yaşayan/ölen/öldüren/öldürülen/ ölümü gören, kokusunu tanıyan, her gece aynı yastığa baş koyan, yani hamurunda,  yani genetik yapısında yani coğrafyasında nefret olan.

Köyleri gibi tenleri de kahverengi olan, toprak kokan, sanki devlet sırtını çevirmiş, sanki tanrı bile uğramamaya yemin etmiş, unutulmuş, susturulmuş bir şehrin tohumları…

Bu ülkenin gömmeye çalıştığı, görmeyi reddettiği gerçeği..


Ve bu ülkenin geleceği…

Çocuklar…

Benim bir 'hayal'im vardı

Çok zaman önceydi, bir ‘hayal’ kurdum ben…
 
 
Çok inandım, çok bekledim, çok sevdim, çok güvendim…
 
 
Ben o ‘hayal’i, yalansız, gerçek ama en gerçek olan sandım, eğildim karşısında, önüme geçmesine izin verdim…
Hiç sahtekarlık yapmadım ‘hayal’lerime, tek ‘hayal’ime hep sadık kaldım…
Sandım ki, tüm dileklerim kabul olacak, ‘hayal’im hep benimle, benim sevdiğim gibi kalacak…
Sandım ki,  ‘hayal’imin gösterdiği tüm yollar doğru, söylediği her şey gerçek…

İnandım…
 

Öyle bir inanmak ki, ben bile inanamadım…

Çok zaman önceydi bir ‘hayal’ kurdum ben…

Aşık olduğum kurduğum ‘hayal’e… Kalbime kazıdım…
 
 

Güvendim…
 
Öyle bir güvenmek ki, yalnızca gözlerine sordum, iki dudağından çıkana da kayıtsız şartsız inandım…
Benim ‘hayal’imin olmazsa olmazları vardı, ben öyle bildim…
 
 

Değilmiş…
 
 
 

Çok zaman önceydi, bugüne dek geldi…

Ve ben bugün, kendi kurduğum ‘hayal’i, kendi ellerimle yok etme kararı aldım.
Asla bitmez, uçup gitmez, kayıp yok olmaz ellerimin arasından dediğim ‘hayal’imi, başka birinin hayali olmak üzere uzaklara yolladım…
Anladım ki, gerçekleşmesi için bir hayalin, inanmak yetmez sadece….

Güvenmek, sevmek , beklemek yetmez…

Bir ‘hayal’in gerçeğe dönüşebilmesi için, fedakarlık gerekir, üzülmek gerekir, vazgeçmek gerekir bazı şeylerden, fazla cesur olmamak gerekir…
 

Korkmak gerekir kaybetmekten…
 
 
Ama eğer göze alındıysa kaybetmek, yenilgiyi kabullenmek gerekir…
 
 
Bazı şeylerin özrü yoktur, geri getirmez gidenleri… Duymak rahatlatmaz yürekleri…

Çok zaman önceydi, bir ‘hayal’ kurdum ben…
 
 
Kurduğum ‘hayal’in mükemmelliğine aldandım…

Anladım ki, ‘hayal’limin peşinden koşarken, kendi yolumdan sapmışım…
 
 
 

Açtım avcumu, uçtu ‘hayal’im…
 
 

Arkasından bakakaldım…

Geldi yine sonbahar

Geldi yine sonbahar…
Dökülecek yapraklar, ayaklarımızın altında çatırdayacaklar..
Ezeceğiz, bahar gelirken mutlulukla baktığımız yemyeşil yaprakları… Kupkuru dallar zayıf zayıf sallanacak esen sert rüzgarlarda… İliklerimiz donacak.

Geldi yine sonbahar…
Yağmurlar yağacak, oluk oluk boşalacak yağmur tepemize, açılacak şemsiyeler, ıslanacak paçalar… Toprak kokacak buram buram… Sevenler içine çekecek doya, doya… Sevmeyenler yüzünü buruşturacak…

Sel olup akacak sokaklar, evleri su basacak, sefil olacak insanlar otobüs kuyruklarında.

Buz kesecek hava, sıcaktan bunaldığımız günler gelecek aklımıza, yazı bekleyeceğiz daha yağan ilk karda… Nankördür insanoğlu, unutacak hemen, susuz geçirdiği koskoca bir yazı, hiçbir zaman anlamayacak belki de, bir tane oyun nelere malolacağın.


Geldi yine sonbahar…
Kapkara bulutlar kaplayacak gökyüzünü, uyanışlar daha mutsuz olacak, geceler daha uzun, karanlık yani, zifiri karanlıkta düşünme vakti…
İçimiz kararacak, çünkü erken inecek akşam, insanlar kapılarının anahtarlarını daha hızlı açacak, daha az üşümek için… Ama daha az üşümeyecekler aslında, eğer paraları çok yoksa..
Sokakta kalanlara acıyacak evlerinde çekirdek çitleyenler, “kader” diyecek, reklam arası bitince de dönecek hemen favori dizisine, bir reklam arası kısalığında olacak memleket hali analizi… Görmeyecek ardı ardına gelen zamları, kabul edecek kömür yardımlarını, namussuz belediyenin…

Geldi yine sonbahar…
Herkes içine kapanacak… Başlayan aşklar da başka olacak, biten sevdalarda…
Sonbahar her şarkının vazgeçilmeziyse eğer, bundandır işte… Kasım’da aşk ‘boşuna’ başka değildir, bir hazan günü terk edilmekte…
Gençler akın edecek okullara, hiçbir dertleri yok. Her biri, bir ötekinden daha apolitik, her biri bir ötekinden daha umursamaz…

….

Ben hiç sevmem sonbaharı… Yağmuru da sevmem, kokusunu da…
Umudumu söndürür bu mevsim benim, hevesimi kırar. Dışarıda yağmur yağsa, içim ıslanır benim, rüzgar esse, yüreğim üşür. Şemsiyesiz gezmem asla, hiç anlamam sırılsıklam olmanın romantizmini…

Sevmem hiç üst üste giyinmeyi lahana gibi… Gözümde büyür 2 adım yol yürümek, vazgeçerim…

Uyuşuklaşırım yani, uykusuzlaşırım, yüzümün pırıltısı kaybolur, sebepsiz yere suratsız olurum.. Kendine benzetir beni sonbahar. Ve çok ironiktir aslında nefret ettiğin mevsime benzemek her sene…

Dört gözle beklerim dağılmasını bulutların…

Yepyeni, pırıl pırıl ve rengarenk bir ambalaja sarılmış hediye paketini açar gibi heyecanlanırım her bahar…  

Daha önce hiç görmemiş gibi bakarım gökyüzüne, gözüm kamaşınca ve geçmeyince bir süre, anlarım ki gelmiş benim mevsimim…
 
Doğduğum mevsimde, yeniden hayata tutunurum her yıl…
Deniz çağırır beni…
‘Denizler’i düşünürüm…

Gitmek; herhangi bir yerden herhangi bir yere

Bir sabah, yaşlanmış ve yıllanmış, güzelce olgunlaşmış olarak uyandığında bir insan pişman olmamalı yaşadıklarından.

 Yaşayamadıklarından da arınmış olmalı. Çünkü olasılık hesaplayarak geçmiyor zaman.Çünkü ‘ya sapsaydım o gün o yoldan’larla varılmıyor sağlam cevaplara.

 Ağlamak ve üzülmek, yıkılmak ve yığılmak, sarsılmak ve toparlanamamak, bir daha eskisi asla olamamak ihtimalleri doğuruyor her yeni tercih.

 İnsan nedense alıştığından kolay kolay caymıyor, geçmiyor uğruna senelerini verdiği sevdasından. Ama kalıyor aklı bir yerlerde hep. Hiç unutmamacasına.

 Soruyor kendisine, ‘gitmeli miyim?’, ‘kalmalı mıyım?’, ‘yapmalı mıyım?’, ‘yapmamalı mıyım?’ her sorunun hem evet’i hem hayır’ı var. Ama kolay olanı seçiyor insan. Kalıyor.


Gitmek, kucak açmak başka baharlara, çevirmek bir sayfayı acımasızca, silmek tüm yaşananları hafızadan, koşar adım uzaklaşmak bir zamanlar uğruna gözyaşı döktüğünden ürkütüyor insanı, aklını karıştırıyor.


Zaten kişi; gitme kararını da oturup bir masaya, elini koyup alnına, almıyor. Öyle olmuyor.


Zamanla gide-gele, yıpranarak, soğuyarak ve uzaklaşarak, kendini uzun bir zaman kandırarak ama bir noktada artık teslim olarak araya giren sorunlara, ağlaya-ağlaya, zorlana-zorlana, uzun mu uzun bir arada kalma döneminden sonra başlayınca en sancılı zamanlar, birden bire oluyor, insan bir gün yatağından ‘vazgeçmiş’ olarak kalkıyor.


Ondan sonra uğraşmıyor artık hiç. Zerre kadar çaba harcamıyor. ‘Her şey olacağına varır’larla bitiyor cümleler, ‘Kısmet’lere başlıyor. Yokuş aşağı gidiyor süreç kimse farkına varmıyor. Kılını kıpırdatmadan geçen bir ‘bekleme odası’ sessizliği başlıyor ve kısacık bir aradan sonra da çat diye orta yerinden kırılıyor, kopuyor veya ‘pof ‘ diye yok oluyor.

İnsan farkında olmadan bu süreci başlatıyor ve acı eşiğine bağlı olarak da bitiriyor. Sonra da adı 'kader' oluyor.

Sadece vazgeçip, vazgeçmeme meselesi de değil aslında, hayat işte bir şekilde insanı kolundan tutup sorgusuzca fırlatıveriyor.

Bir sabah, yaşlanmış ve yıllanmış, güzelce olgunlaşmış olarak uyandığında bir insan hepsinin aslında kendi marifeti olduğunu anlıyor.

Ve sanırım başarıyorum

Bunca seneden, yaşanan onca saçma kavgadan, kutuplaşmalardan, uzaklaşmalardan, kızmalardan, yaralanmalardan, gitmelerden, gelmelerden sonra…


Yıllar sonra..


Biraz daha büyüdükten, yüzümde az biraz daha olgun bir tebessümle gezmeye başladıktan sonra…
Ancak şimdi fark edebiliyorum arkadaşlığın ne kadar değerli olduğunu…

Arkadaşlarımın ne kadar önemli olduğunu…



Arkadaş dediğin,

Başınız sıkınca yanınızda olan, omzunda ağlayabildiğiniz, mutluluğunda da hüznünde de, yalnızlığında da, kalabalıkta da hep yanınızda olan, biricik sırdaşınız…


Değil.

Yani elbette bunlar da var, ama benim söylemek istediklerim daha farklı, kalıp dışı.

Yani benim teşekkürlerim öncelikle, birbirini çok seven ama ara sıra inanılmaz gıcık olan, hatta birbirlerine tahammül edemez noktaya gelip, küsüp, barışıp, trip atıp, en nihayetinde kahkahalarla yeniden bir araya gelen arkadaşlarıma… Onların bu güzel yüreklerine…


Ya da ne bileyim gecenin yarısı, sırf sesim kötü geldi diye, beni gelip evimden alabilene… Her daim aklı başında konuşup, beni sakinleştirebilene… Çok güzel yemek yapabilene… Herkese gülümseyebilene… Hönk’te sakin kalabilene…Yatağının yarısını bana verebilene…


Bir türlü tam olarak yıldızlarımız barışmasa da, uzun, hatta çok uzun zaman görüşmesek de, artık bunu aşabilene, bana gerçekten sıcak davranıp, tüm o soğukluğu eritebilene, üzüntüme ortak olabilene, samimiyetinin gerçekliğine inandırabilene… Hönk oynamayı sevmeyene… Eğer hala aynıysa o kocaman yatağına 3 kişi sığdırabilene…


Sonra hiç dertleri yokmuş gibi, uzun uzun beni dinleyip, suratsızlığımı çekebilen herkese…


Beni ilgisizlikle suçlayıp, telefonda kısa konuşabilene, faturası çok gelecek diye, asıl derdi Scrabble’da sürekli bana yenilmek olmasına rağmen…  Sürekli yorgun ama sürekli sporda olabilene… Hönk’te hep eşim olup, en gıcık davranabilene…  Bana asla yatağını vermeyene…


Beni ‘kocaman’ evinde her daim ağırlayacağını bildiğime, 7 yaşımdan beri hep dibimde bitene, en büyük küslüklere rağmen hala sımsıkı sarılabildiğime… Annesini annem, Babasını babam bildiğime… Hönk’te asla altına oturulmaması gerekene… Bana başka bir oda verebilene...


Yalanlarıma ortak, sırlarıma mühür, doğrularıma pusula, ama en mühimi yalnız hissettiğim her an, sadece varlıklarını düşünmenin bile yettiği canım arkadaşlarıma teker teker teşekkür ederim…


Ben her türlü ilişkinin, hep aynı emeği ve saygıyı hak ettiğine inanırım. Arkadaşlıkta öyle.


Ne eskisi kadar kavgacıyım ne de alıngan. Artık özen gösteriyorum, korkuyorum çünkü. O salak cesaretim yok artık. Zırt bırt arkamı dönüp gitmiyorum, her döndüğümde bir şeyler eksik kalacak, biliyorum.  Değerli bir kristal gibi taşıyorum elimde dostlarımı, eğer bu saatten sonra kırılırsa, tamir edilemez çünkü. Çok tökezlersem eğer, kızar da mantıklı düşünemezsem hemen atıveriyorum birine, biraz anlayış, az biraz sabır gösteriyor o da, biraz da o koruyor o kristali, geçiyor, gidiyor…



..



Ve unutmadan, unutulduğunu sanan, uzakta kalan, uzağımda olan, yollarımızın paralel olmadığı, az konuştuğum, hiç konuşmadığım, ihmal ettiklerim, hatırlayınca gülümsediğim ama asla o eski yakınlığı kuramayacağımı bildiğim, hiç görüşmediğim ama eğer yan yana gelirsek kaldığımız yerden sohbetimize devam edeceğimize emin olduğum herkes umarım beni anlar. Hayatın bazen, insanı, istese de istemese de koparıp kendine çektiğini bilir. Beni vefasız değil de, eski ama eskimeyen, iyi bir arkadaş olarak hatırlar.


Ben öyle yapıyorum, geçmişimle kavga etmiyorum.





Ve, ve, ve son olarak demem o ki, hiç birini kaybetmek istemiyorum.  


Eminim hepsi onları ne kadar çok sevdiğimin farkında. Ama ben bunu belgelemek istedim. Şüphesi olan varsa, kalmasın istedim. Belki de farklı bir hediye vermek istedim. Yüreklerini titretmek istedim.


Başardım mı, bilmiyorum…


Bunu bir sonraki balkon sefasında bir mum yakıp, etraflıca konuşup, anlayacağız artık…

Vazgeçtim...

İntikam almaktan da, hesaplaşmaktan da, yüzleşmekten de, bedel ödetmekten de vazgeçtim.

Bu zamana kadar var olmayan, belki de yalnızca bu sebepten merak ettiğim, gereksiz, öldü mü, kaldı mı bilmediğim, tanımak ve sevmek istemediğim, yerini çok daha iyisiyle doldurduğum, bir tanıdık, bir yabancı, bir ‘hiç kimse’, seni bulmaktan ve gözlerinin içine bakmaktan vazgeçtim.

Sıfatsız, yüklemsiz, virgüllerle uzattığım bu iç karmaşasına noktayı koydum nihayet ve kulak vermekten vazgeçtim.



Önce çocukça bir duygusallığa kapılmıştım aslında.

 “Bu zamana kadar neden bekledim ki” diye düşünüp, haklı çıkarmıştım kendimi.

Vicdanımı rahatlatmıştım kendime göre sebeplerimle…

Ve adam gibi düşünüp, tartmadan karar vermiştim sorgusuz haklılığıma iki dakikada.



Ama o iki dakikayı daha geniş bir zamanda düşünme fırsatı bulduğumda,

vazgeçtim.

Bu zamana kadar koruduğum duruşumu, onurlu olduğunu düşündüğüm tavrımı bozmamaya karar verdim.

Hayatın getirdiklerinin ve götürdüklerinin kavgasını vermek için fazla yorgun hissettim kendimi, halsiz.

Sonra anladım ki, yorgunluktan değil cayışım. İçimdeki bu öfke mi, nefret mi, sevgi mi, acıma mı, merak mı, adı her neyse, öyle bir güç veriyor ki aslında bana, sabaha kadar bağırarak anlatabilirim derdimi.

Neden sonra, fark ettim ki, yolu başka olmalı bu yüzleşmenin.

Daha ani, daha hesapsız, daha acımasız, daha içten ya da daha nefretle…

Ama benim bulduğum bu basit yolla değil.



Kül rengi bir sabaha çok mutlu uyanabilirsiniz. Cıvıl cıvıl bir bahar günü cenaze kaldırabileceğiniz gibi tıpkı.

Hayattaki tüm sürprizler hepimiz için ve tüm acımasızlıklar.

Küsebilirsiniz, yalan söyleyebilirsiniz, aldatabilirsiniz, katil bile olabilirsiniz.

Ama eğer içinizdeki vicdanı tümüyle kaybederseniz işte o zaman ‘kötü insan’ olursunuz.

Ve bir vicdansıza hiç bir şey anlatamazsınız.

Bir yol ararsınız, belki bu yolları denersiniz… Ama sonuç alamazsınız… Acı çekersiniz ve başladığınız yere dönersiniz, hem de daha bitkin.


Ya da benim yaptığım gibi, ilahi adaletin şaşmaz zamanlamasına inanarak, içinizdeki meraklı ama gereksiz sesi susturarak, çok şanslı olduğunuzu bilerek ve birbirinden harika günlerin sizi beklediğini hayal ederek yolunuza devam edersiniz.

Vazgeçersiniz.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Gelecekten bir gün...

Bembeyaz bir yatak, kocaman…

Ben içinde huzur dolu uyuyorum. Harika rüyalar görüyorum, güven içinde olduğumu biliyorum…

Gözlerimi açınca masmavi bir gökyüzü karşılıyor beni, yatağımın sağ yanı duvardan duvara cam çünkü, ve gök mavinin altında, dupduru denize takılıyor gözlerim, gülümsüyorum.

Kocaman, bembeyaz ve yumuşacık yatağımda geriniyorum, taptaze hissediyorum kendimi, hiç olmadığım kadar sağlıklı.

Kalkıyorum ağır ağır, hiç acelem yok, aynaya bakıyorum ve bayılıyorum yansıyan görüntüye, gözlerimin içinde, ta derinde huzuru görüyorum, kaygı ve korkudan eser yok artık.

Camı aralıyorum, mis gibi, ferah mı ferah bir hava doluyor içeri. Ama ben üşümüyorum, geri de kalmış soğuk günler… Dalgaların sesini duyuyorum ilk, ardından çocukların sesleri, ardından da akan trafiğin…

Her şey yabancı aslında, biraz şaşırıyorum ama hemen geçiyor. Yabancı dillere, dinlere, renklere ve duygulara alışmışım çünkü. Her sabah yaşadığım bu şaşkınlıklar gün be gün azalıyor artık, ben de yabancılaşıyorum…

Üzerimi değiştirmiyorum, yüzümü yıkamıyorum, ‘Günaydın’ demiyorum kimseye, çünkü yalnızım.  Kahvem elimde, camın önüne geri dönerken, kitaplığıma takılıyor gözüm, hüzünleniyorum.. Bu ülkede Türkçe kitap çok az çünkü, olanları da ben okumuşum zaten..


Bu eve geçmişten taşıdığım tek anılarım onlar.. Hüznüm artıyor birden, ama hemen kovuyorum… Bir ara kitaplığın tozunu almayı hafızama kaydedip, yatağımın kenarına oturuyorum.



Ve uzun uzun denize bakıyorum… 


Aklıma denize hasret olduğum yıllar geliyor, deniz kenarında bir evde oturma hayallerimin aklımı kemirdiği yıllar

Şükrediyorum içimden. Bu Akdeniz ülkesinin bu güzel kıyısında olduğum için… 

Şimdi çok uzakta olan tanıdıklarım geliyor aklıma, ailem, dostlarım, sevgilim… Ama üzülmüyorum…

Çünkü tüm üzüntüm gitme kararı aldığım o soğuk kış günü tükenmiş yüreğimde. O kararsızlıkla geçen gecenin sabahı ‘Git’ demiş bana. Ankara’yı yitirdikten sonra artık hiçbir şey yıkmıyor beni. Kaplumbağamın öldüğü günü hatırlıyorum, nasıl üzüldüğümü, nasıl ağladığımı… Ne kadar çabuk ve basit ağladığım gelince aklıma, yıllar sonra, yıllar önceki bana acıyorum. Bir film izler gibi dalmış gözlerim. Kendi hikayeme bakıyorum.

Her şeyi ve herkesi nasıl büyük bir cesaret göstererek  bırakıp gittiğimi düşününce yürekleniyorum yeniden. İçten içe gurur duyuyorum kendimle.

“İyi ki yapmışsın” diyorum.

Özlemim çok büyük, evet ama alışmışım artık. Ne de olsan ara sıra seslerini duyuyorum…

Kıyıya vuran büyük bir dalga sesi dağıtıyor dikkatimi, ‘Buradasın, düşünme artık’ dercesine ardı ardına çarpıyor teknelerin yanağına, tereddütsüz bu günüme dönüyorum…

Gülümsüyorum yeniden, omuzlarımı dikleştirip, deniz havasını içime çekiyorum..

Gözüm elimdeki fincana kayıyor, insan nereye giderse gitsin, bazı alışkanlıklarından kaçamıyor işte. Ben, bardağımı eskiden de yarım bırakırdım hala hepsini içemiyorum.

Elimdeki soğumuş kahve fincanını yarısı dolu halde, komodinin üstüne bırakıp, kitaplığın tozunu almaya gidiyorum…



dinle de sindir

Annem'e..

Ben nasıl bir anne olurum bilmiyorum…

Sanırım, gereğinden fazla kızgın, belki çok despot, inanılmaz koruyucu… Tahammülsüz hatta..

İlginçtir...

Oysa öyle değil benim annem.. 






Yanlış anlaşılmasın, pamuk gibi de değildir,  aksine taş kalplidir bazen, hele hayata karşı dimdik durur daima…






Doğru olmadığını düşündüğü olaylara karşı acımasız, kişilere ise tahammülsüzdür.. Sabrının son demine kadar bekler, taşarsa, ardına bakmaz. Hayatından kolay kolay insan silmez, silerse adını atar lügatından, hatırlamaz. Laf olsun diye konuşmaz.

Ama çok güvenir bana.. Öyle ki bazen ‘keşke bu kadar güvenmese’ derim. Kendimi bildim bileli kararlarımı kendim alırım, sonuçlarına yine kendim katlanırım, anneme asla yalan söylememe gerek kalmaz. Kızmaz çünkü.

Hatalıysam söyler ama ceza vermez asla, yüzüme vurmaz her fırsatta.

Öyle bir sınır çizdi ki aramıza yıllarca, ben çok iyi bildim hassas noktalarını, belki de o yüzdendir bu kadar iyi anlaşmamız… Bu kadar arkadaş olmamız.

Belki o yüzden hiçbir zaman her sırrımı bilen dostlarım olmadı, o kişi annemdi çünkü.

Ama bugün, annemin beni doğurduğu yaşta anlıyorum ki, biz birlikte büyümüşüz…

Ben ağır ağır büyürken, hayat yoldaşı olmuşum annemin… Nereye gitse götürmüş beni, bazen zorlu savaşlardan, yaralı olarak çıktığında bile bırakmamış…

Ben anneme sarılıp, ağlayan tiplerden olamadım asla.. Sevgimi açık açık göstermedim hiç. O yüzden yazıyorum bu yazıyı, bilmedikleri varsa tamam olsun diye. İçimde hiçbir şey kalmasın diye…

Şimdi tek temennim, onun kadar güçlü olabilmek, onun kadar gözü kara…

Onun kadar adaletli ve vicdanlı. Onun kadar sadık ve onun kadar kararlı. Onun kadar cesur olabilmek hayata karşı…

Ama asla mantığı es geçmeden, ne yaptığımın farkında olarak, ardımda kırgın insan bırakmadan ama bir karar alırsam kimseye sormadan…

Kendimden asla ödün vermeden, ama gururuma da yenik düşmeden, ölümleri ve yıkımları, kaybedişleri, terk edilişleri ve gidebilmeyi, olgunlukla sindirerek…

Kendi yolumda, kendi savaşımla, kendi kararlarımla yürüyebilmek…

Onun gibi bir anne olabilmek…

Eğer bir yerlerde, bir kahramanınız varsa, ona bunu söyleyin, bilsin..

Ben söyleyemedim ama benim annem bunu hep hissetti.

Biliyorum…

19 Ekim 2010 Salı

Bir insan, bir tesadüf

İnanılmaz bir yokluk ve boşluk duygusu bu hissettiğim.

Eşi benzerine rastlamadım bugüne dek. Hayatımda hiç bu kadar şaşırmadım. Hiç bu kadar duygulanmadım, hiç bu kadar kızmadım, hiç böylesine tutkuyla yazmadım, hiç ‘acaba anlatsam anlarlar mı’ hissi yaşamadım bu kadar yoğun.

Hayatın ve kaderin ya da tesadüflerin ki, kader tesadüflerden ibarettir aslında. Dünya üzerindeki dağılımına hayran oldum bugün. Gökyüzüne baktım, tanrı bana göz kırptı sanki. Bir işaret mi acaba bu?

Beklemiş, sonra ertelemiş ve en nihayetinde yok saymaya karar vermiştim ben. Ama bugün şaşkınım. Ezberlerim yıkıldı birden.

Bir ayakkabıyı ele alalım mesela…

Bir insan sahip olmayı çok istediği ama ısrar etmeye yüzü olmadığı, sonunda kavuştuğu ama kısa zamanda nereye kaldırdığını bulamadığı ve bu sebepten kendine kızıp, aramaktan vazgeçtiği bir ayakkabıyı, bir sabah uyandığında, ayakkabılıkta bulsa, ne hisseder?

Evet, mucize… “Bu bir mucize” der…

Ve tüm hırçınlığını o an, o ayakkabılığın önünde söker atar belleğinden. Çünkü ‘zaman’  öyle tılsımlı bir ilaçtır ki, en büyük dargınlıkları, dibi kara kızgınlıkları, hasetleri, asit gibi değdiği yeri delen sözleri bile unutturur.

Öyle bir his işte, öylesine anlatılamaz…

İnsan geçmişini deşmeden, tırmalayıp, kaşımadan da yaşayabilir elbet. Ama ya geçmiş karşınıza kilitsiz bir kapı kılığında çıkarsa, içeri girmeden edebilir misiniz? Girmezseniz, yaşayacağınız pişmanlığı kaldırabilir misiniz? O eşikten geçince, geri dönüş yolu kapanırsa, bunu kadere teslim olarak büyük bir olgunlukla karşılayabilir misiniz?

Ben de bu soruların cevabı yok…

Ama cesaret…

İşte ondan bolca var. Deli cesareti hem de,  her şeyi ve herkesi ardımda bırakarak gidebilirim bu şehirden, yaşarım da, yapabilirim gerçekten…

Zaman ve mekan değiştirme  isteği bu…

Seçemediğin geçmişimden, hayallerini kurduğum gelecekten.. Beni bekleyen derin acı ve büyük mutluluklardan…  Zamansız tesadüflerden…

Dünyanın başka bir yerinde yeniden doğma isteği…

Hafızam silinmiş, yüreğim kararsızlıktan arınmış, yepyeni bir başlangıç arzusu…

Evet, benim başımı alıp çok uzaklara gidesim var…

Ağustos'a tehdit

Yarınlar için duyulan ümitsizlik hissi, bugününü de mahvediyor insanın…

“Anı yaşa” falan hikaye… Olmuyor maalesef…

Hayat sürekli kafanın içini kemiriyor…

Cevapsız kalan sorularla bulanıklaşıyor akıllar, ne kötü… Elden bir şey gelmiyor.

İçinde bulunulan “an”ın keyfini çıkaramıyor insan. Sorunlar ve yetersiz kalan çözümler, devleşen ve altından kalkılamayan problemler…

Aslında içimizde bir ümit oluyor hep, dikkat kesildiğimiz duymak için, onun da sesi kısılıp, kayboluyor ağır ağır… Zamanla duyulan tek iç ses kulak uğultusu oluyor, o da arkanızdan konuşulduğunun habercisi…

Elbette avutuyor kendini insan, “Hayırlısı olsun”, “Olacağına varır”…

Ama yine de sanki bir şeyler yakalayamadan akıp gidiyor gözlerimizin önünden, boş kalan avuçlar dua etmeye başlıyor çaresiz…








İşin kötüsü azalmıyor da lanet. Anlatmak, yazmak, düşünmek sadece sabitliyor hafızamızdaki köşesini…

Ne desek de atsak başımızdan bu kara bulutu?

Sanırım en iyisi Mart’a yormak, adına “bahar” denmiş yalancı “ay”a…

Bunalım mevsimine atalım suçu en iyisi, ona ve onun güneşsiz günlerin donduruculuğuna…

Yaz gelince geçecek eminim…

Daha güzel şeylerden bahsedeceğim o zaman...

Umut depolayacağım, bir sonraki ‘Mart’ kullanmak için, geçen yaz es geçmişim…

Kuşlar bir ötmeye başlasın hele, güneş izinsiz misafiri olsun her sabah odamın…

İçimin buzları erisin, Ankara’nın kuru sıcağında…

Masmavi gökyüzü kucak açsın bir, işte o zaman geçecek…



Benimki iç savaş, kendimi sorguluyorum ben, hesabım kendimle…

Kimseyle derdim yok aslında, kırmayı sevmem, kırılmayı sevmediğim gibi tıpkı…

O yüzden sen bana bakma ‘Mart’…

Bakarsın bir sonraki suçumun faturasını da ‘Ağustos’a keserim..

Hiç belli olmaz…

Yok saymaya giden yol...

Saçma sapan insanlardan nefret ediyorum..
Gereksiz ve manasız tavırlarıyla ortada yüzsüz yüzsüz dolanmalarına sinir oluyorum…
Ve böyle insanların, çevresindekilerin yaşama sevincini sömürdüğünü düşünüyorum!



Nedir yani, nasıl bir iç savaştır bu!?

Neyin hesaplaşmasıdır?

Nasıl bir düşmanlıktır, yaşanan hayata karşı duyulan nasıl bir memnuniyetsizliktir ki, böyle hırçınlaştırır, hoyratlaştırır insanı?..

Sinirlenilen ve ne yazık ki artık geri dönüşü olmayan ya da geri döndürmeye cesareti olmayan insanlar nedense hep, başka şeylerden alırlar hınçlarını. Böyle yapmakla içlerindeki ateşi az olsun söndürdüklerini sanırlar ve anlayamazlar ki,

Bu, yalnızca zavallılıktır!


Ne fenadır tahmin bile edemiyorum, hayata kızmak…
Kendi kontrolünde oluşan durumların sorumluluğunu hayata atmak…
 “Ne yapabilirim?” diye düşünmek yerine, sağa sola saldırmak…
İşte insanı çileden çıkaran kısmı da bu sağa, sola, gerekli, gereksiz saldırma kısmı…
Hayır, bana ne yani! Sorununu içinden çözsene, ben sana laf yetiştirmek, senin negatif elektriğini püskürtmek için emek sarf etmek zorunda mıyım?


Henüz öğrenmediğim ve dört gözle bana da gelmesini beklediğim erdemler var, evet.
Ama sanırım en hızlı hayatıma girmesini istediğim özellik “sonsuz sabır”…
Ve beni ilgilendirmeyen konularda sessiz kalabilme yetisi…
Her şeye bir lafımın olmaması!

Çokbilmişlikten vazgeçmeliyim, kibirli ve kendini beğenmişlere gülüp geçebilmek için…

Ama işte, hayat da zaten istemediğimiz muhatap olmalara gebe değil mi sürekli?
Her selam verdiğimiz insanı kendimiz seçebilseydik keşke…
Ama sanırım olmayacak duaya “Amin” demek yerine, suratsız insanlara ve onların eksi yüklü yaşamlarına el sürmemek, alışmak hatta yok saymak…


Evet, evet kesin karar verdim şu an…
İçimdeki pırıl pırıl ışığın sönmemesi, oluşan gerginliğe ortak olmamak ve eylemin amacına ulaşmasında rol oynamamak için…

Böylesi insanların dertlerinin ve sıkıntılarının beni hiç ama hiç ilgilendirmediğini anlamaları için…

Onları yok saymak…
Onlar yokmuş gibi davranmak…

En güzeli bu…

18 Ekim 2010 Pazartesi

Ankara...

Evet soğuk olabilir Ankara, belki de dendiği gibi, hatta belki daha bile fazla gri…

Rutinidir hayat ve 12’den sonra otobüs yoktur, arabanız yoksa gezmek zordur -ki gezecek yerler de sayılıdır zaten, olsun…

Ülkenin başkentinin sokaklarını pislikten geçilmiyor mu? Evet geçilmiyor, kime ne?

İstanbul daha güzel olabilir, İzmir büyüleyici!

Neden bu kıyas? Kime göre, neye göre?

Memur şehridir Ankara, insanlar kahverengidir, rutindir her şey, akşam olur uyunur, sabah olur kalkılır, herkes işe gider, işten döner, mutsuz suratlar, umutsuz bakışlar, sefil caddeler, sol şeritte giden çöp kamyonu.

Musluktan akan pis sular, hatta akmayan pis sular… Kocaman bir egzoz bulutu havada…

Öyle değildir aslında…

Güzeldir Ankara! Vazgeçilmezdir!

Sakarya’da içilen bira, Kumrular’da yenen çiğ köfte, ara sokaklar, Meşrutiyet’te beklenen otobüsler, donduran soğuk, kavuran sıcak…




Yaşamayan bilemez mucizedir Ankara, her yanında anısı olana!

Başları öndedir insanlarının, çünkü hırsla yakalamaya çalıştıkları şeyler yoktur şehirlerinden, kimse dokunmaz ötekinin elindekine…

Bilindik kokular, her an karşılaşılabilecek dost suratlar. Karanfil pasajı ve içinde Dost’tan çok daha ucuza satılan orijinal kitaplar.

Simitçiler… Az para olunca cebinizde…  Ve demi yerinde tavşan kanı çaylar.

Tunalı Hilmi, rock barlar ya da hesabına oynanan tavlalar dostlarla…
YKM’nin önü, bekleyen onlarca insan, annesini, babasını, sevgilisini, arkadaşını…

Yüksel Caddesi’nde protestolar, susmayan sesler, muhalefet bir gençlik, ne güzel… Dağıtılan broşürler, ve başlarında bekleyen güven vermez suratlı polisler…

Öğrenciler, okulu asıp gidilen sinemalar… Kahkahalar ve susmak bilmez muhabbetler…

Anlatacak ne çok şeyleri var…

Güvenpark’tan kalkan dolmuşlar, önlerinde uzanan kuyruk, her daim kalabalık ve vazgeçilmez simit kokusu…

Güzel şehirdir Ankara, öyle ki tadına bir kez varınca zindan olur hayat kendinden uzak kalana…

İnsanın canına kanına karışır, içine işler Ankara!

Ne desem boş, ne anlatsam nafile, grinize ‘beyaz’ diyecek halim yok ya…
Ve tabi ki bu yazı rakip olamaz Yılmaz Erdoğan’ın ‘Ankara’sına…

“Ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden Ankara'yı sevdiğini anlamadan
Ankara'da yaşamak”


dinle de sindir

Umut ve umutsuzluk üzerine

İnsan psikolojisi ne garip…

Hayat bir gün tüm parlaklığıyla içimize işlerken, bir diğer gün karartabiliyor yüreği. Hem de öyle bir karanlık ki, tüm tılsımlar kayboluyor. Ümitsizlik tüm çıplaklığıyla geliveriyor, tam da yapayalnız hissederken kendinizi…

Bütün ışıkları sönüyor şehirlerin, gölgeniz bile uzak duruyor sizden, içi sıkılıyor çünkü.

Zaman zaman gelen ve gitmek bilmeyen mutsuzluklar, belki de hayatın ne olduğunu gösteriyor bize.

Acımazlığını…


 Her yeni hedef bir sonrakini taşıyor bitişinde. Ve kocaman bir kovalamacaya dönüyor yaşam. Ulaşılan zaferler hevesini götürüyor insanın ve anlıyorsunuz ki her şey uzakken ve ulaşılmazken güzel.

İnsanın içinde taşıdığı sahip olma açlığı kendi başarısı karşısında geçici bir haz veriyor sadece… Geriye kalan ise boşluk oluyor. Sonra çok sonra görüyorsunuz ki,  mutluğu kovalayarak ve belki de tam olarak sahip olamadan bitiyor hayat.

Yeni gelenlere, yeni heveslere yer açmak için harcıyor sizi.

Harcanırken siz yavaş yavaş, farkında olmadan gözünüzün ışığı da sönüyor. Yeni hayaller için yer kalmıyor belleğinizde. Çünkü “pişmanlık”larla ve ‘keşke’lerle dolmuş oluyor.

Yapılan yanlış seçimler, isteksiz tercihler ve hiç uğruna yapılan fedakarlıklar kabuk bağlaması imkansız yaralar açıyor kalbinizde. Hoyratlaşmaya başlıyorsunuz sonra farkında olmadan, ama siz anlamıyorsunuz.

Ta ki, acımasızlığınız yeni yitirilişler getirene dek.

Ve yeni yitirilişler büyük kayıplara yol açmaya başladığında, siz kendinizi ve yürüdüğünüz yolun muhasebesini yaparken içinizde, anlıyorsunuz ki, dönüşü yok. Ne geç gelmiş pişmanlıklar ne de elinizden ağır ağır akan zaman hiçbir şeyi geri getirmiyor…

Yaşamaya devam ediyorsunuz eliniz mahkum…

Mutlaka mutluluklarınız da oluyor hayatta, yepyeni heyecanlar da…

Ama hiç biri sizi çok uzun zaman önce terk etmiş olan içinizdeki masumiyeti geri getirmiyor…

Yüzünüz de gülüyor elbet… Ama daha buruk...

Yaşamaya devam ediyorsunuz eliniz mahkum…

Yaşayacaksınız da…

Dedim ya; ta ki, hayat sizin yerinize yeni bir yürek, yeni bir nefes koyana dek…

İşte böyle sürüp gidiyor…
Hayat geçiyor
Ömür bitiyor
Umut tükeniyor
Ve siz devam ediyorsunuz yaşamaya…
Yaşıyormuş gibi yaparak…

Yaşabilme Kabiliyeti

Yaşanmışlıklarımı katıyorum, yaşayacaklarıma
Ve, çantama biraz ümit katıp koyuluyorum yola…

Önüme çıkan her şeye selam verip, yüzüme çarpan rüzgara inat ve şemsiyemin ters dönmesi ihtimalini de göze alarak, biraz cesaret serpiyorum yoluma..

Yürüyorum…

Arkama bakmayarak, ama nelerin üstüne basıp geçtiğimin farkında olarak; biraz hüzün, az biraz neşe…

Geziyorum...

Geziyorum evet… Şehir şehir, sokak sokak... Yaz geliyor, kışa dönüyor.. İnsanlar değişiyor.. Kimi çok seviyor seni, bazısı fena sövüyor... Elini sıkıp sırtından vuran da oluyor, ters davranıp destek çıkan da…

Ama işte, hayat…

Devam ediyor

Ama ne olursa olsun, uyandığımda güneş vurabiliyorsa yüzüme, duyuyorsam geçen dolmuş seslerini, kalabalık şehrimde yürüyebiliyorsam özgürce, düşüncelere dalıyorsam zaman zaman, gülerken ağlayıp, ağlarken sarılabiliyorsam birine, söz verip tutabiliyorsam, tutulmayan sözler yaralıyorsa beni ve azmim kırılmıyorsa hala, her seferinde tövbe edip yine güvenebiliyorsam birine sorgusuz, ortak bir dost bulabiliyorsam işlediğin tüm günahlara ve tüm bu karmaşıklık içinde adalet ve vicdan duygumu kaybetmiyorsam…

Yaşıyorum demektir...

Ve hayat acımasızlıklarına devam ediyorsa:

Çantamdaki ümit kırıntılarını çıkarma vaktidir…

Yol senin olmalı

Hayat bazen ciddi yol ayrımları sunabiliyor insana. Ne yapacağını şaşırman etkilemiyor onu pek, çünkü o akıyor zaten! Pek de umurunda değil yani. “Seç” diyor! “Seçeceksin.”” Seçmesen eğer arada kaynar gidersin!”
Kimimiz boyun eğerek bu emrivaki duruma, isteyerek ya da istemeyerek sapıveriyoruz bir taraflara. Bazılarımızsa direniyoruz esen rüzgarın savurmasına izin vermeyerek bizi! Direniyoruz!
Ben, nedenini bilmiyorum direnişimin! Yersiz çaresizliğimin sebebinden habersizim! Belki de amacım en azından avutabilmek kendimi zamanı gelince “En azından denedim” diye! İnançlarımın güçlü olmasından değil, sadece inatçılığımdan belki de. Ya da sıradanlaşmak istemediğimden. Kim bilir! Ben bile bilmezken!

Bence kendi yolunu kendisi çizebilmeli insan. Fazla geriye bakmayarak ama nelerin üstüne basıp geçtiğinin de bilincinde olarak yürüyebilmeli kendi yolunda! Gerekirse biraz köşeye çekilip bir kişilik yer açabilmeli yanında! Ama genel olarak yalnızlığı sindirerek. Sonbaharın yaprakları ezilirken ayaklarının altında hüzün, ilk baharın yeni filizlerinde coşkuyu yaşayabilmeli. Aşık olabilmeli bir manzaraya. Sınırlar çizmeyerek yüreğine her şeyden ama, fazla abartmadan tadabilmeli. Kendi kendinin farkında olabilmeli. Bazen, hatta çoğu zaman yanlış anlaşılsa da, haksızlığa uğrasa da yılmamalı! Güçlenmeli aksine, adımları hoyratlaşmalı. Kendisine zarar vermeyecek kadar hırs taşımalı yüreğinde. Ama vicdanını ne olursa olsun yitirmemeli!

Ağlayabilmeli içinden geldiğinde. Güçlü olmanın gözbebeğinde saklı iki damla yaşta olmadığını bilmeli. Ama salmamalı kendini asla, sorumluluklarını yerine getirmemenin telafisi olmayacağını idrak edebilmeli. Kuralları çiğnemeli genel olarak, gerekli olanları es geçmemeli. Ama ne olursa her mevsimi kendi yolunda karşılayabilmeli. Yorulup oturabilmeli de. Ama ne olursa olsun kendi yolundan yürümeli!
Kim bilir belki bir gün yolun sonuna geldiğimde ya da sonu olmadığını sezdiğimde geri dönüp tam aksine gitmeye başlarım. Ama önce yürüdüğüm yolun yanlışlığını kendim görmem gerek. Ve o güne dek ayaklarım beni nereye götürürse oralarda olacağım ben. Ve biliyorum yanıldığımı anlarsam bir gün bu yazıyı anımsayacağım gülümseyerek..

15 Ekim 2010 Cuma

Hikaye-15

Uzun bir seyahate çıkmıştı kadın. Atlamış bir gemiye liman liman, ülke ülke, şehir şehir geziyordu.
Her karaya bastığında içinde bir yerlerde yeni duygular keşfediyor, gemiye her binişinde kül rengi hislerini bırakıyordu denize.

Kafasını dinliyor, uzaklaşıyor, arınıyor, hafifliyordu...
Ardında bıraktığı ve kısa süre sonra yeniden dönmek zorunda olduğu şehirde bir sevgili, bir aile ve
arkadaşlarını bırakmıştı. Ama şuan yalnızdı. Yalnızlığını obur bir aşçı gibi yiyor, tadına doyamıyordu.


Kulağında hafif bir müzik ;

"Eminim bir gün senle buluşup bir şeyler içeceğiz,
hatta belki eskileri anacağız dertleşeceğiz" diyordu.

Gezide sıra Yunan Adaları'na geldiğinde kaderin kendisi için belirlediği koordinatların en önemli
noktalarından birinde olduğunu bilmiyordu. Gemiden usulca inip, salına salına yürümeye başladı.

Zamanın durduğu bir yerdi burası. Huzurun doruk noktası.

Her yanda zeytin ağaçları, salaş mı salaş balıkçılar vardı. Yaşlıydı insanlar, aldıkları yaşlarla
barışıktılar. Sahil boyunca uzanan manzaraya vuran turuncu ışık, günün bitmek üzere olduğunu haber veriyordu. El sallıyordu güneş giderken. İrili, ufaklı onlarca tekne sıralanmıştı kıyıya, içindeki insanlar şaşkın, kadına bakıyordu, 'nereden çıktı bu' diye. Sanki genç bir insan, taze bir kan bozuyordu bu iklimin ruhunu. Ama öyle huzurlu, öylesine hafiflemişti ki kadın, o bakışları fark etmedi bile.

Biraz ileride, köhne bir balıkçının tahta sandalyelerini gördü önce, sonra hafif bir anason
kokusu duydu uzaktan, eğer az sonra gidip, o masaya oturacak olmasaydı, 'rakı' derdi duyduğu kokuya, uzo değil.

Biraz daha ilerleyince gördü erkeği. Dünyanın bambaşka bir yerinde, yalnızlığıyla iç içe yürürken, hiç
beklemediği bir anda sırtından vurulmuşçasına durdu önce, sendelemedi ama. Gülümsedi.

Oturdu masaya. bir uzo da o istedi. Erkeğin kalamarlarından yedi. Erkek puro, kadın sigara içti. 


'İyiyim' dedi kadın, erkeğin sorduğu soruya, 'Mutluyum da.'

Konuşacak, anlatacak, susulacak, gülünecek, şaşılacak öyle çok şey vardı ki, yetmedi zaman,
yetemedi.

Battı güneş, soğudu hava, kızdı deniz, uyudu yaşlılar.

Tüm yıldızlar açtılar gözlerini kocaman kocaman, paylaşılan sırlara, edilen itiraflara kulak
kabarttılar. Deniz ve ay kahkahalarına eşlik etti erkek ve kadının.

Bu güzel, bu küçük, bu huzurlu, bu masum ada, şahit olmak zorunda kaldı girilen bu duygusal
günaha. Aynı masada, sadece oturarak, sadece konuşarak, sadece susarak
ihanet ettiler belki de, hayatlarındaki başka insanlara.

Bitti uzolar, tükendi kalamar.

Yeni bir günü karşılamaya, yeni tesadüfler yaşatmaya hazırlanmaya başladı doğa.


Geldi, çattı ve beklemeye başladı veda vakti 'hadi' dercesine.

Erkek ve kadın hem son derece neşeli hem de son derece hüzünlü ayrıldılar.

Başka başka gemilere binip, farklı yönlere gitmeye başladıklarında, dönüp birbirlerine bakmaya
çalıştılar ama başaramadılar. Ne biri diğerinin, ne beriki ötekinin kendisini görmeye çalıştığının farkına varmadı.

Ve yeniden beklemeye koyuldular, bir başka tesadüfün kendilerine oynayacağı güzel bir oyunu.

Kim bilir, belki, yine bir gün, haritanın ücra bir noktasında kesişir yolları?

Hem, belki güneşin daha geç battığı bir yer olur burası.

Belli mi olur.

dinle de sindir