15 Ekim 2010 Cuma

Hikaye-3


”Hiçbir zaman yeteri kadar güçlü olamayacağım, hiçbir zaman omuzlarım gerçekten dik yürüyemeyeceğim… Artık bir yarım yok, bir yanım eksik.

Şu saatten sonra bir daha asla kendime saygı duymayacağım…” diye mırıldandı adam  giden kadının ardından…

***


Gözünü açtığında ve başka bir yatakta olduğunu anladığında, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordu erkek. Vücuduna sinen bu tatlı ama yabancı koku ne kadar yıkarsa yıkasın çıkmayacaktı teninden ve o masum, o cennet koku bir daha geçmeyecekti yanından…
Suçluluk duygusunun bu kadar ağır ve basiretsiz bir duygu olduğunu bilmezdi hiç, o yüzden şaşkın, somurtkan, tahtaya kalkıp da soruyu cevaplandıramayan bir ilkokul öğrencisi gibi mahsun…

Aldattı çünkü, hayattaki tek sevdiği şeyi, gözünden sakındığı, iç huzurunu bir hiç uğruna aldattı. Aklı başındaydı oysa, sarhoş değildi, kandırılmadı, istedi, yaptı… İhanet etti yani kadına, kadınına, hayatına, geleceğine ihanet etti.

Kendinden utanıyor şimdi, lanet ediyor nefsine, içinden biri uçup gitti sanki, bir parçası, o namahrem yatakta öldü sanki.

Banyoda ne kadar uzun kalırsa kalsın, biliyor ki, rüya değil yaşadıkları… Uyanmayacak az sonra… Suyun sesi daha fazla bastıramayacak beynini kemiren düşünceleri… Ve en kötüsü hiçbir şey olmamış gibi davranamayacak, saklayamayacak rezilliğini…

İtiraf edecek evet, en azından bunu yapabilecek… Ve itiraftan sonra kendini ömür boyu bir yalnızlığa mahkum edecek.


**


Simsiyah giyindi adam, cenazeye gider gibi tıpkı. Belki bir ihtimal diyordu içinden, kim bilir belki…



“Oysa bilmiyordu ki, asla affetmeyecekti onu kadın, ardına son bir kez bakmayacaktı bile giderken, kızmayacak, sövmeyecek, ağlamayacaktı. Adamı oracıkta, yaşadığı vicdan azabıyla baş başa bırakıp gidecekti. Ne hakkını helal edecekti ne de yüzüne tükürecekti, bakacaktı sadece, göz bebeklerinin derinine, en içine bakacaktı, tanımadığı, bugüne kadar görmediği başka bir adam arayacaktı orada. Onu aldatabilecek bir adam…

Ve Bulacaktı.. Bu güne kadar o yaş dolu gözlerin en içinde saklanan o adi adamla göz göze geldiği anda da gidecekti… Ülke değiştirir gibi, suyun en derinine dalar gibi, ölür gibi ortadan kaybolacaktı, bir daha o yabancı adamla karşılaşmamak için. Ve kendi -yeni/yalnız- yolunda giderken adam, hala kendi gibi kokmadığını anlamayacaktı“

**

Adımları geri geri gitse de yürüdü adam, hava güzeldi, sımsıcaktı, uymuyordu bu sahneye… Mutluydu herkes…  İsabetsiz bir gündü insanın sevdiğinden ayrı düşmesi için…

Kadın daha sevgilisini beklerken anladı bir şeyler olduğunu, ‘uğursuz’ diye düşündü, kara kedi ayağının dibinden geçerken… Ve aynı anda karşıdan gelen sevdiği adamın yüz ifadesinden…

Oturduğu kafedeki her şey sustu sanki, insanlar, kuşlar, arabalar ve hatta çiçekler donup kaldılar bu hüzünlü sahneyi izlemek için. Bir anda yumruk oturdu boğazına, içine bir huzursuzluk çöktü kadının birden. Sanki biliyormuş gibi, dokunmadı erkeğe kadın, duyacaklarına hazırlanırmış gibi dümdüz gerildi dudakları, meydan okurcasına kalktı yukarı başı. Ama hazır değildi sanki.. Henüz değil gibiydi.

Erkek ise kadına zaman tanımadı hiç. Başladı anlatmaya, anlattıkça kaybetti soğukkanlılığını, konuştukça can verdi yaşadıklarına, kelimeler ete kemiğe büründü bir anda… Ağladı, yalvardı, özür diledi, suçladı, kızdı, saçmaladı, korktu. Bu karşımda oturan kadın olmadan nasıl hayatta kalırım diye korktu.  VE nihayet sustu..

Havada asılı kaldı sessizlik.


--Sanki tüm şehir nefesini tuttu da kadının ağzından çıkacak tek bir sözü bekliyor. Sanki güneş bile, böcek bile, sanki masadaki tabak bile... Derin bir nefes vermek için bekliyor.  Tek bir söz...--



Ama konuşmadı kadın... Söyleyecek sözü olmadığından değil, düşünemediğinden değil, değmeyeceğinden değil... Şaşkınlığından da değil... Konuşmadı işte, dilinin ucuna geldi zehirli sözcükler yuttu, dilini tuttu sustu. Hem şehir hem de erkek boşuna bekliyordu. Konuşmayacaktı kadın. Konuşmadı. --


Kadın gözleri uzaklarda, aklı kim bilir nerede baktı bir süre dalgın dalgın…

Sonra karşısında oturan erkeğe çevirdi gözlerini, ürktü adam, çünkü bu gözlerde tanıdık hiç bir duygu yoktu. Ne kızgınlık, ne hayal kırıklığı, ne de nefret vardı… Bir şey arıyor gibiydi kadın, dikkatli, düşünceli…  Sanki kitap arasını düşürmüş de, nerede kaldığını arar gibi titiz gözleri.. Kıpırdamadı adam, kırpmadı gözlerini, kıpırdarsa 'puff' diye uçuverecekti sanki kadın…

Tam bu sırada gözlerinin mührünü bozarak, kalktı ayağa kadın, aradığı adresi bir denemede bulmuşçasına kendinden emin hareketlerle kalktı ayağa, arkasını döndü ve yürüdü...  Ne bir söz, ne bir bakış... Sadece yürüdü, acelesi yok, önündeki yol uzun..


Erkek bu son sahneyi hafızasına kaydetmek ister gibi baktı, kadın gözden  kaybolana kadar uzun uuzun...

Şehir şaşkın, erkek şaşkın, şehir suskun, erkek suskun...


Sonra bir motor sesi bozdu sessizliği, önce trafik akmaya başladı, sonra kuşlar uçmaya... İnsanlar gündelik kaygılarına döndüler, tabak çatal sesleri doldu havaya. Ve kendine geldi şehir, kim bilir izlediği kaçıncı yarım kalan filmdi bu... Artık şehrin de umrunda değil...

"Yeni hayatına alışması zor olmayacak erkeğin. Biraz acı, biraz alkol, başka başka bedenler zamanla dayanılabilir kılacak yaşadığı yalnızlığı. Gömecek anısını, mezarına asla uğramamak üzere. Yaşayacak işte, biraz öyle, biraz böyle. Ama yaşayacak. Erkek kadını hep güçlü sanacak. O son sahneyi hiç unutmayacak. 'O çok güçlü'  diyecek. Hiç bir zaman bilmeyecek kadının yüreğinde asla kapanmayacak, üstü örtülmeyecek bir yara açtığını."


Ve erkek...   Kendi elleriyle yarattığı enkaza bakarak, altında kendi cesedini görerek ama umursamayarak kalktı oturduğu yerden, bir rüzgar esti, tüm şehri sardı adamın üzeriden kalkan 'başka bir kadının kokusu', bir tek adam farkında değildi...

Bir şeyler mırıldanarak uzaklaştı, şehrin duymayacağı kadar kısıktı sesi...


dinle de sindir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder