Oysa nasıl da güneşliydi gün, nasıl da umutlu…
Ama çekiliydi simsiyah perdeler, dışarının aydınlığına inat, kapkaranlıktı odanın içi, gündüz vakti ne kadar olabilirse o kadar siyah. Akıp giden hayatın, insanların ve arabaların sesi uzak, kendileri başlı başına tuzaktı. Kocaman yatak odasında, kocaman çift kişilik yatağa, kocaman boydan boya aynalı, sürmeli dolaba rağmen sığmıyordu yalnızlık bu odaya.
Kadın, suratındaki hüznün ağırlığından habersiz, üzerinde beyaz askılı bir gecelik, yayılmış kocaman yatağa resimlere bakıyordu. Geçmişine, içinden bir türlü sıyrılamadığı, iç içe geçmiş, kendisini tutmuş bırakmamış geçmişine, ne zaman anılarda kaldığını hatırlayamadığı gençliğine.
Başını sağa yatırıp, dikkatli dikkatli baktığı resim, bir piknikte çekilmişti. Yemyeşildi her yer, ‘neresi acaba’ diye düşündü, bulamadı. İstese hatırlardı ama bu zahmete katlanmadı. Bıraktı kendini fotoğrafın efsunlu büyüsüne. Kapadı gözlerini, burnuna salatalık kokusu geldi, domatesleri doğrarken kestiği parmağına dokundu belli belirsiz, yara izinin yıllar önce geçtiğinin farkına varmayarak. Resimdeki herkes gibi, ağız dolusu gülmüştü o da. Umarsızca, tasasızca… Şuan nasıl görünüyordu acaba? Karşısındaki devasa aynaya bakmak gelmedi aklına. Bütün dostları, tüm sevdikleri yanındaydı o zamanlar. Ne ölüm ne de ayrılıklar çok uzaktı. Şimdi öyle miydi oysa? Kader çaktırmadan oynamıştı oyununu, herkes yavaş yavaş ama dönmemecesine uzaklaşmıştı kadından, geride hiçbir cevap bırakmamacasına.
Öğleni geçmişti vakit…
Bir diğer resimde annesi vardı yanında, inci kolyesi, siyah bluzuyla; asil güzelliğiyle hüzünlü gülüşü saçılmıştı ortalığa. Annesinin derin, asla ne anlama gelmediğini anlamadığı bakışlarına daldı bir süre kadın, şimdi 40’lı yaşların başında annesine ne kadar benzediğinin farkına varmayarak. Hep, onu asla çözemediği, öldüğünde yanında olamadığı için üzülürdü, bilmezdi ki annesi, dört kızının arasından bir tek onda kendisini görürdü. Tüm çocukluğu ve gençliği kendini sevdirmeye çalışmakla geçmişti kadının, yaranmaya çalışmakla, övgü hak etmeye çalışmakla. Bunlara hiç gerek yoktu oysa.
Beni bir yerlerden izliyor mudur acaba?
Akşama varmıştı çoktan…
Başka bir resimde olgun bir kadındı artık, genç kızlık izleri, giysileri ve masumluğu yoktu hiçbir zerresinde. Kendisinden emin, oldukça hırslı ve çok tehlikeli bir kadındı kağıt parçasından sahibine bakan. ‘Bu ben miyim gerçekten?’ diye geçirdi aklından kadın. Korktu kendi bakışlarından, sinsiliğinden, kurnazlıklarından, entrikalarından. Kırmızı elbisesine ve kırmızı ojeli ellerine baktı, tırnaklarında hala kırmızı oje olduğunu unutarak. Ne kadar çok insanın canını acıttığını, ne kadar ah aldığını ve hepsinin bir bir gelip kendisini nasıl yaktığını düşündü. Nasıl yalanlar söylediğini, kaç erkeği vücudunu kullanarak zehirlediğini, kaç kadın arkadaşına ihanet ettiğini. Üzülmedi ama. Bir saniye bile pişmanlık duymadı, gururlandı hatta.
Kötülük, padişahlık gibiydi, babadan oğla geçerdi. Böyle inanırdı kadın. Yaptığı onca amaçsız saçmalıkların tek açıklaması buydu. Genetik bozukluk. Diğer türlüsünü düşünmüyordu bile, ‘iyi bir insan olabilir miydim acaba?’ demiyordu. Yaradılışı böyleydi, değişemezdi. Biliyordu ki asla iyileşmeyecekti, ilk fırsatta yine kalp kıracak, kandıracak sonra da kaçacaktı. Onun hayatı böyleydi. Diğer türlüsünü hiç tatmamıştı. Yaşayacağı tüm güzelliklere isteyerek sırtını döndüğünü, bu karanlık ve tek kişilik yola kendi saptığını kabul etmezdi asla.
Ve indi şehre gece…
dinle de sindir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder