Güneydoğu’nun, en ücra, en yoksul, en el değmemiş, en tütün kokulu ve mezarlarında yatanların büyük çoğunluğunun göğsünde kurşun yarası olan bir şehir…
Ve o şehrin çocukları.
Çocuklar dediysem, bildiğiniz, gördüğünüz, yanaklarını sıkıp sevdiğiniz cinsten değil.
Gözleri daha temkinli, yanakları sevilecek kadar tombul olmayan, dayak yiyen, dayak yiye yiye arsızlaşan, daha anasından doğduğu an cinsiyetine göre muamele gören, sevgiye aç, acıya tok, ekmek parasını kazanmaya çalışan ve aynı zamanda okula giden..
Okula giden dediysem aklınıza gelen gibi değil, ceketi ütülü, defterleri kaplı, saçları traşlı, parlak yüzlü değil…
Tuvaleti olmayan, ışıkları yanmayan, duvarları çatlak bir okul… İçinde soba olan sınıflar asla yeteri kadar ısıtmayan, yılmış ve belki de bıkmış öğretmenler. Sabırsızlıkla tayinini bekleyen…
Teneffüs zili çalınca çıkıp koşulacak bir bahçesi , yiyecek bir şeyler satan bir kantini olmayan, olsa bile oradan hiçbir zaman bir şey alacak para bulamayan çocuklar.
Ve o şehrin çocukları.
Çocuklar dediysem, bildiğiniz, gördüğünüz, yanaklarını sıkıp sevdiğiniz cinsten değil.
Gözleri daha temkinli, yanakları sevilecek kadar tombul olmayan, dayak yiyen, dayak yiye yiye arsızlaşan, daha anasından doğduğu an cinsiyetine göre muamele gören, sevgiye aç, acıya tok, ekmek parasını kazanmaya çalışan ve aynı zamanda okula giden..
Okula giden dediysem aklınıza gelen gibi değil, ceketi ütülü, defterleri kaplı, saçları traşlı, parlak yüzlü değil…
Tuvaleti olmayan, ışıkları yanmayan, duvarları çatlak bir okul… İçinde soba olan sınıflar asla yeteri kadar ısıtmayan, yılmış ve belki de bıkmış öğretmenler. Sabırsızlıkla tayinini bekleyen…
Teneffüs zili çalınca çıkıp koşulacak bir bahçesi , yiyecek bir şeyler satan bir kantini olmayan, olsa bile oradan hiçbir zaman bir şey alacak para bulamayan çocuklar.
Çorak toprakların, kurak çocukları.
Gece ninni yerine kurşun sesleriyle uyuyan ve buna alışan, dolayısıyla daha korkusuz ama aynı zamanda en ürkek olan. Hiçbir lüksü olmayan ve hayatta kalmayı en büyük lüks sanan, bisiklet görmeyen, bilgisayar bilmeyen, ayakları acıdan patlasa da başka ayakkabı edinemeyen, saklambaç oynarken arkasına geçilecek tek bir ağaç bulamayan, doğum gününde pasta kesmeyen, dünyaya gelmesinin kutlanacak bir yanı olduğu düşünülmeyen, yüzü gülmeyen, gülmenin günah, vurmanın sevap olduğu, sevdiğini seçemeyen, sevgi nedir tam olarak bilmeyen ve daha kundaktayken beşik kertilen çocuklar…
Yüreği bağırsa da susan, her denileni, her söyleneni emir sayan, büyükler tarafından acımazsızca ezilmek karşısında ‘gık’ demeyen ve bunu saygı sanan…
Umursamamak gibi bir alternatifi olmayan, yapmak zorunda olduğu, gitmek zorunda olduğu, korumak zorunda olduğu, sürekli bir şeyler yapmak zorunda olan. Zorunluluk çocukları.
Asla kendine ait bir düşünce besleyemeyen, beslese de söyleyemeyen, özgür karar veremeyen, özgürlüğün her insanın doğal hakkı olduğunu bilmeyen ve asla öğrenemeyecek olan… Savunacak bir görüş bulamayan, aidiyet duygusu olmayan, insan gibi yaşayamayan, okumayan, okuyamayan, dünyayı sarsan olaylardan bir hafta sonra haberi olan…
Okusa bile ezilen, ‘büyük’şehire fazla gelen, hor görülen, ‘köylü’ çocuklar…
Başını yerden kaldırmayan, sokaktan dışarı adım atmayan, ikinci sınıf insan sayılan, yaşı gelince(!) üstüne oturmayan bir gelinlik giyen, düğününde havaya atılan bir kuşun sonucu yakınlarını yitiren ve sonra eli mahkûm bir sürü çocuk doğuran, bu kısırdöngünü yaratan, erkek doğurana kadar uğraşan ve bir erkek çocuk doğururken ölen, ölürken yüzünde kocasına nihayet istediğini vermenin gururlu tebessümü olan çocuk kadınlar…
Yılın büyük kısmını ağıt yakarak geçiren analar, suratlarına her bir gözyaşı çizik atmışçasına yüzleri buruş buruş. Gözleri umutsuzluk çukuru, görmüş, geçirmiş, binlerce kez ölmeyi dilemiş ama henüz ölmemiş, oğulları gitmiş, dönmemiş. Ağlayacak bir mezarı dahi olmayan, bir taşa bile layık görülmeyen çocuk adamlar…
Küçükken yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, yer yataklarında beraber yatan, anaları, ablaları ahbap olan, ekmeklerini paylaşan, kaderlerine inat kahkaha atan, Fırat Nehri’ni izleyen, gecekondu çatısına çıkıp gökyüzüne bakan içlerinden hayal kuran ama sanki birbirlerini duyan, Türkçe-Kürtçe her dilde anlaşan, küfürleşen çocuklar ve onların eline silahı verip, adını ‘kan’ koydukları dava adına, birbirlerini vurmaları gerektiğini anlatan babalar…
Kıyımları, sürgünleri unutmayan, ama unutmamanın yalnızca acıyı daha da derine gömdüğünü anlayamayan, hep kızgın, hep isyankar, hep yalnız, hep yarı aç ve hep namlunun ucunda olan, ölümle, kanla, savaşla yoğrulan, sek sek oyununu mayınlarla oynayan, doğan/yaşayan/ölen/öldüren/öldürülen/ ölümü gören, kokusunu tanıyan, her gece aynı yastığa baş koyan, yani hamurunda, yani genetik yapısında yani coğrafyasında nefret olan.
Köyleri gibi tenleri de kahverengi olan, toprak kokan, sanki devlet sırtını çevirmiş, sanki tanrı bile uğramamaya yemin etmiş, unutulmuş, susturulmuş bir şehrin tohumları…
Bu ülkenin gömmeye çalıştığı, görmeyi reddettiği gerçeği..
Ve bu ülkenin geleceği…
Çocuklar…
Gece ninni yerine kurşun sesleriyle uyuyan ve buna alışan, dolayısıyla daha korkusuz ama aynı zamanda en ürkek olan. Hiçbir lüksü olmayan ve hayatta kalmayı en büyük lüks sanan, bisiklet görmeyen, bilgisayar bilmeyen, ayakları acıdan patlasa da başka ayakkabı edinemeyen, saklambaç oynarken arkasına geçilecek tek bir ağaç bulamayan, doğum gününde pasta kesmeyen, dünyaya gelmesinin kutlanacak bir yanı olduğu düşünülmeyen, yüzü gülmeyen, gülmenin günah, vurmanın sevap olduğu, sevdiğini seçemeyen, sevgi nedir tam olarak bilmeyen ve daha kundaktayken beşik kertilen çocuklar…
Yüreği bağırsa da susan, her denileni, her söyleneni emir sayan, büyükler tarafından acımazsızca ezilmek karşısında ‘gık’ demeyen ve bunu saygı sanan…
Umursamamak gibi bir alternatifi olmayan, yapmak zorunda olduğu, gitmek zorunda olduğu, korumak zorunda olduğu, sürekli bir şeyler yapmak zorunda olan. Zorunluluk çocukları.
Asla kendine ait bir düşünce besleyemeyen, beslese de söyleyemeyen, özgür karar veremeyen, özgürlüğün her insanın doğal hakkı olduğunu bilmeyen ve asla öğrenemeyecek olan… Savunacak bir görüş bulamayan, aidiyet duygusu olmayan, insan gibi yaşayamayan, okumayan, okuyamayan, dünyayı sarsan olaylardan bir hafta sonra haberi olan…
Okusa bile ezilen, ‘büyük’şehire fazla gelen, hor görülen, ‘köylü’ çocuklar…
Başını yerden kaldırmayan, sokaktan dışarı adım atmayan, ikinci sınıf insan sayılan, yaşı gelince(!) üstüne oturmayan bir gelinlik giyen, düğününde havaya atılan bir kuşun sonucu yakınlarını yitiren ve sonra eli mahkûm bir sürü çocuk doğuran, bu kısırdöngünü yaratan, erkek doğurana kadar uğraşan ve bir erkek çocuk doğururken ölen, ölürken yüzünde kocasına nihayet istediğini vermenin gururlu tebessümü olan çocuk kadınlar…
Yılın büyük kısmını ağıt yakarak geçiren analar, suratlarına her bir gözyaşı çizik atmışçasına yüzleri buruş buruş. Gözleri umutsuzluk çukuru, görmüş, geçirmiş, binlerce kez ölmeyi dilemiş ama henüz ölmemiş, oğulları gitmiş, dönmemiş. Ağlayacak bir mezarı dahi olmayan, bir taşa bile layık görülmeyen çocuk adamlar…
Küçükken yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, yer yataklarında beraber yatan, anaları, ablaları ahbap olan, ekmeklerini paylaşan, kaderlerine inat kahkaha atan, Fırat Nehri’ni izleyen, gecekondu çatısına çıkıp gökyüzüne bakan içlerinden hayal kuran ama sanki birbirlerini duyan, Türkçe-Kürtçe her dilde anlaşan, küfürleşen çocuklar ve onların eline silahı verip, adını ‘kan’ koydukları dava adına, birbirlerini vurmaları gerektiğini anlatan babalar…
Kıyımları, sürgünleri unutmayan, ama unutmamanın yalnızca acıyı daha da derine gömdüğünü anlayamayan, hep kızgın, hep isyankar, hep yalnız, hep yarı aç ve hep namlunun ucunda olan, ölümle, kanla, savaşla yoğrulan, sek sek oyununu mayınlarla oynayan, doğan/yaşayan/ölen/öldüren/öldürülen/ ölümü gören, kokusunu tanıyan, her gece aynı yastığa baş koyan, yani hamurunda, yani genetik yapısında yani coğrafyasında nefret olan.
Köyleri gibi tenleri de kahverengi olan, toprak kokan, sanki devlet sırtını çevirmiş, sanki tanrı bile uğramamaya yemin etmiş, unutulmuş, susturulmuş bir şehrin tohumları…
Bu ülkenin gömmeye çalıştığı, görmeyi reddettiği gerçeği..
Ve bu ülkenin geleceği…
Çocuklar…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder