15 Ekim 2010 Cuma

Hikaye-13

Adamın gözlerinden yaşlar bardaktan boşalırcasına düştü yanaklarına.


Kapkaranlık odasında, kapkaranlık düşüncelerle oturuken bir sigara daha yaktı. Aldı eline bir resme baktı, koydu köşeye ayağa kalktı. Volta attı birkaç adım mesafelik odada. Sonra yeniden çöktü koltuğa.


Yalnızdı.


Gözündeki yaşları silse de, resmi yırtıp atsa da, perdeleri sonuna kadar açsa da yalnızdı.


İçinden söküp atamadığı, geçmişte bırakıp ileri doğru koşamadığı, ne yaparsa yapsın bir türlü kurtulamadığı bir sevdası vardı başında.










Farkında değildi, kendisiydi bu hallere düşmesinin sebebi. Acı çekmeyi seviyordu, duyduğu ağrıyla besleniyordu. Elbet, her insan gibi, her aklı başında, umursamaz erkek gibi davranabilirdi ama yapmadı. Başından beri kendini cezalandırıyor ve farkında olmadığı keskin bir zevk alıyordu bu durumdan.


Kendi tercihinin cezasını da, bedelini de yine kendisi ödüyor, yalnızlaştıkça çöküyor, çöktükçe ölüyordu. Bedeni ise bu duruma sorgusuz ayak uydurmuş, teninin rengi solmuş, zayıflamış ve sanki 10 sene yaşlanmıştı.




İçindeki umut çok zaman önce uçmuş, bir daha da uğramamıştı. Tıpkı kadın gibi bir anda ortadan kaybolmuştu. Bir rüya gibi, bir halisülasyon gibi, sanki hiç olmamış da, öyle hissettirmiş gibi.




Şüpheye düşüyordu adam zaman zaman, acaba kafayı mı yiyordu? Yoksa hiç varolmamış mıydı kadın? Yoksa sadece adamın beyninde yarattığı bir varlık mıydı? Aksi halde nasıl bu kadar kusursuz olabilirdi bir insan, nasıl böyle katıksızca özlenebilirdi? Nasıl bu kadar sevebilirdi bir yürek diğerini? Nasıl sıkıca tutunur da bırakmazdı ellerini? Nasıl kanardı bir kalp? Ve nasıl öldürmezdi böylesine oluk oluk kan kaybetmek bir erkeği?


Ama hayır, hayal olamazdı kadın. Kanıt değil miydi tüm bu resimler? El ele gezilen tüm o yerler. Şu toka, bu bilezik. Tek vücut olup, birbirine karışan terler? Nasıl hayal olabilir? Erkeğin yüzüne tokat gibi vuran bu koku? Peki ya o kokuyu unutma korkusu?



**

Çocukluğuna gitti bir anda erkek, upuzun yemyeşil bir yayla, bir baba ve bir uçurtma. Rengarenk, özgür, sanki gözyüzünden muzipçe gülümsüyor 6 yaşındaki erkek çocuğuna.

“Baba” diyor çocuk. “Ben de uçmak istiyorum”

“Uçabilirsin” diyor babası ve ekliyor, “Gün gelecek uçacaksın. Belki bu uçurtma gibi değil ama daha zevkli ve tehlikeli bir yerlere uçacaksın. Ama inişi yavaş yapman lazım, eğer çakılırsan, yükseldiğin o ilahi yerden bir hamlede kayıp da yere kapaklanırsan, bir daha uçmaya cesaretin olmaz”

 Anlamıyor çocuk. Boş boş bakıyor babasına, sonra hemen unutuveriyor isteğini de, babasının söylediklerini de. Takılıyor yeniden gökyüzündeki arkadaşının peşine.

**



Şimdi anlıyor adam. Babasının ne demek istediğini her bir hücresinde hissediyor.

Böylesine yüksek duygularla çıktığı sonsuz rampa, her bir fedakarlık uğruna kendisini korkusuzca boşluğuna bıraktığı uçurumlar, nefessiz bırakan gecelerin sonunda ayaklarının altından kaydığını hissettiği dünya, kanatlanıp da mutluluktan gökyüzüne, yıldız koparıp getirmeler kadına…



Anlıyor şimdi.



Aşka uçmanın ne demek olduğunu. Kanadının kırılmasının ne demek olduğunu, hasrete yuvarlanmanın ve onarılmaz yaralara sahip olmanın ne demek olduğunu anlıyor.


Bir hayal dünyasından, bir masal dünyasından 'küt' diye yeniden düşmek şu sıkıcı dünyaya ve o günlerin asla geri gelmeyeceğini bilmenin insana hissettirdiği sonsuz korkunun boşluğu.


Biliyor ki erkek, haklı babası. Bir daha uçamayacak asla. Kimseye güvenip de sardırmayacak yaralarını, kimse için yeniden açmayacak kanatlarını, göstermeyecek zaaflarını.



Sevecek tabi ama ucundan. Kıyısından. Ateşe yaklaşmadan. Yanmadan. Yaralanmadan. Kanatlanmadan.

Ve unutacak, belleğinin derinlerine saklayacak o meşhur sözü;

AŞK'a uçarsan kanatların yanar”
AŞK'a uçmazsan kanat neye yarar.”

dinle de sindir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder