ne kadar yaşarsa yaşasın bazı şeyleri hiç bir zaman öğrenemiyor insan. kural koyamıyor, 'bu iş böyle olur' diyemiyor. hayat, tam da 'daha ne yaşayabilirim ki' derken, öyle güzel, öyle kurnazca oyunlar oynuyor ki insana, bozuluyor ezberler. tadılmamış günahlar, hissedilmemiş vicdan azapları çıkıveriyor ortaya ansızın. insan, aslında mantıklı olanı biliyor, hangi yolun daha güvenli olduğunu ama tehlikeden asla vazgeçemiyor. sapıyor yolundan bazen, karanlık sokaklara dalıyor, kuduz köpeklerle karşılaşıyor tenhada bazen, bazen pis sokaklarda kendini buluyor.
gidecek yer olmadığı zaman, insan çaresiz kendi içine kaçıyor. yalanlar söylüyor, oyunlar oynuyor, kendisini kendi hayatının tanrısı sanıyor, yeniden kader biçiyor. bağlamış gözüne ince bir tülbent, tamamen içgüdüsel davranıyor. o güne dek yazılmış, çizilmiş, uygulanmış ve kabul görmüş tüm ahlak kurallarını hiçe sayıyor. 'ben' diyor, 'ben böyle olsun istiyorum'. ne ödeyeceği bedellerden korkuyor, ne de bir diğer günü düşünüyor.
bunun adının; cesaret olduğu kadar ikiyüzlülük, çılgınlık olduğu kadar sadakatsizlik olduğunu da adı gibi biliyor.
böyle davranırsa, doğru olana er ya da geç erişeceğini sanıyor.
ama ne yazık ki hayat böyle işlemiyor. hayat; gerçekten cesaret sahibi olana, kazanmak uğruna kaybetmeyi göze alana, vazgeçmeyi bilene cömert davranıyor.
insan bazen kendi içine kaçıyor, saklanıyor, susuyor, yeni kararlar almaya çalışıyor, korkuyor, ama neden, kimden, nasıl, hiç birinin cevabını bilmeden sadece, katıksız, kokusuz ama ağır bir korku duyuyor, çıkıyor saklandığı yerden, gülücükler dağıtarak devam ediyor yaşamaya bıraktığı yerden, bir yüreksiz olarak yaşamaya mahkum oluyor.
yüreksiz, mutsuz ve yalnız.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder