18 Nisan 2011 Pazartesi

ve zamanı geldi gibi

Bir adım atsan koşarım aslında demeyeceğim sana
Çünkü yorgunum.
Mecalim yok adım atmaya.
Hani belki şöyle bir kafamı kaldırıp bakarım ama
Söz veremem tebessüm edeceğime sana.
Ellerimden tutup kaldırmaya gücün varsa beni
Yüzümü güneşe çevirmeye yeterse sabrın
Bıkmadan, usanmadan sevmeye devam edersen beni
Kim bilir belki; bir sabah güller biter yüzümde, iyileşirim.
Ama göze almalısın; tıpkı bir eroin bağımlısı gibi; dayanamaz da hasretine
Dönersem dipsiz kederime, nüksedebilir kalbimdeki kötü huylu hastalık.
Ellerini sıkı sıkı tutmayı bırakabilirim, avuçlarının arasından kayıp gider parmaklarım.
Aç kalırım, susuz kalırım, aşkınla yeterince beslersen beni; ölmem belki.
Ama sana o halimle yeter miyim?
Her güne ‘ya giderse’ değil de,  ‘ya cayarsa yaşamaktan’ sorularıyla başlamaya cesaretin var mı gerçekten?
Ben ki bu kadar güvenemezken kendime; sana nasıl derim ‘inan bana’ diye.
Ama, şunu öğrendim kısacık hayatımda; kendine değilse bile, bir başkasına güvenebilmek, özellikle yüzünü gerçekten güldürebilen birine; böyle sapasağlam, ağaç gibi durduğunu hissetmek yanında, gölgesiyle, meyvesiyle her şeyiyle yanında olduğunu bilmek, ve sevmek, sadece ve sadece sesiyle bile yetinmek, değil aşk, değil şehvet, yalnızca varlığıyla, dünya üzerinde varoluşuyla hafiflemek…

Yeter aslında.

Her son bir başlangıç mıdır ki?

Unutmuş gibi yapma, komik. Adımın üzerine çizgi atmış olman, silmen beni ellerinle ulaşabildiğin her yerden. Yani bir tuşla, bir dokunuşla yok ettiğini sanman, aslında sadece kendini kandırman. Numaramı unutsan ne yazar ya da yüzümün tüm detaylarını hatırlamasan. Diline değdirmiyorsun diye  adımı, yürümüyorsun diye geçtiğim yollardan; ‘unuttu’ mu diyeceğim sanıyorsun beni. Çıkıp gittik, kapıyı çarpmadan ama sıkı sıkı kitleyerek ardımızdan aynı odadaki iki ayrı kapıdan, usulca gittik. O odada mı kaldı sanıyorsun kalbini, hatta buna inanıyor bile olabilir misin gerçekten?
Ama bitmiyor. ‘Bitti’ dediğin anda başlıyor hatta.
Her şey daha yeni başlıyor.

3 Nisan 2011 Pazar

Oldu mu şimdi?

Yani sen böle diyorsun diye şimdi inanayım mı gerçekten? Ağızdan çıkan her lafa güvenilir mi? Kalp her zaman söz geçirebilir mi dile ve inanır mı buna kayıtsız şartısız? Mümkün mü unutmak birkaç günde? Silmek olası mı yürekten yaşanan onlarca şeyi? Kızgınlık bu kadar üstünse kırgınlıktan, ya da kırgınlığın doğurganlık sonucuysa kızgınlık; aşk biter mi? Zaman geçip de; unutulunca tüm hiddetler, geriye yalnızca, katıksız bir aşk kaldığında; pişman olmaz mı insan dediklerine? Dil yarası kapanır mı? Söylenen sözlerin özrü olur da, o özrün dikişi tutar mı? Kanatmaya çalıştıkça sivri sözlerle bir başka yüreği, insanın kendi yüreği rahat nefes alır mı? Vicdan çıkıp da en derinden, en sessiz anlarda beyninin içinde çığlıklar atmaz mı? Haksızlık etme demez mi?

Ve hayal kırıklığına uğrayan bir insan bu kadar acımasız olur mu? Sırf karşısındaki istediği gibi sevmedi diye onu, verdiği sözleri tutmadı ve hatta belki hiç söz vermeye cesareti olmadı diye, başka bir hayatı seçtiği için sırf bir ömür nefretle anılır mı? Vücut nefretten kolay kolay arınır mı? Koyun koyuna geçen uzun gecelerin, el ele bitirilen günlerin hakkı bu kadar çalınır mı?

Kim ister ayrı düşsün yıllarını verdiğinden. Hangi yürek ‘tamam’ der istemeden ayrılığa. Düşünülmeden bunlar hiç, en ufak bir yargı payı bırakılmadan insan bu kadar karalanır mı? Değişir günler, arkadaşlar, sevgililer değişir de, koskoca adamın karakteri bir ayda bu kadar yalpalar mı?

Nostalji

Şehrin göbeği, her gün binlerce insanın topuklarının değdiği bir sokak, yalana, dayağa, tinere, aşka, kavgaya ve şefkate şahit olmuş yorgun bir cadde, içinde her yaştan, her cinsten ve düşünceden canlı barındıran bir kafe. İçeride müzik; eski, dokunaklı, cızırtılı; söyleyen belki de ölmüş. Masalarda insanlar; dertleşenler, gülenler, şarkılara eşlik edenler,  tavla atanlar, yeni aşıklar. Ve gerilerde, duvar dibinde bir kadın; yalnız. Kitap okumuyor, birini beklemiyor, yemek yemiyor ve katiyen gülümsemiyor ama kızgın da değil. Sesleri pek işitmiyor, müziği dinliyor olanca dikkatiyle. Aslında şarkı söylemeyi de çok seviyor ama son zamanlarda değil. Üzerinde bej, uzun kollu sıfır yakalı bir bluz var, kahverengi tonlarında bir şalla tamamlanmış ve altında da jean. Oldukça sade ve sıradan gözüküyor, kısa saçlarını sıkıca tepede toplamış. Ojeleri siyah. Burnunda bir hızma var. Bir eli masanın altında birbirinin üzerine attığı bacaklarının üzerinde, diğer eli, dirseğini masaya dayamanın rahatlığıyla sigara tutuyor havada. Kare, kahverengi masanın üzeri yazılarla dolu, daha doğrusu kazımalarla. Her gelen ölümsüzleştirmek için aşkını tüm gücüyle kazımış masayı. Ö <3 S var mesela daha gizli, gizemli Ömer ve Serap mı yoksa Özlem ve Suat mı diye düşünmekten alamıyor kendini kadın, diğer bir köşede ‘murat tuğçe’yi canından çok seviyor’ yazıyor; son derece açık, net, kesin, şüpheye yer yok. Kadının içini garip bir duygu kaplıyor; biliyor ki Murat Tuğçe’yi canından daha çok sevmiyor. Hatta gün gelecek, kimseden çok sevmeyecek, büyük laflar etmemek lazım geldiğini bilmeyecek kadar küçük hayal ediyor Murat’ın hayalindeki siluetini. Bu insanı huzura boğan, kendi halindeki kafenin süsü, püsü pek yerinde maşallah. Duvarlarını onlarca tablo süslüyor. Daha çok eski Türk filmi afişleri ve yine Yeşilçam ünlülerinin tabloları asılı her bir köşede. İnsan baktıkça mutlu oluyor. Gramofonlar, eski fotoğraf makineleri var ve plaklar. Bazı masaların üzeri ince camla kaplı, insanlar yemek yerken Tarık Akan tabağın altından çapkın, çapkın gülümsüyor.  Orhan Gencebay arkadan söylüyor; ‘sevemedim kara gözlüm seni doyunca, hep kıskandım seni elden yıllar boyunca’  ve karşında Çiçek Abbas, Muhsin Bey, İntizar, Susuz Yaz gibi birbirinden kült filmlerin afişleri, Filiz Akın, Türkan Şoray, Cüneyt Arkın,  Nuri Alço , Yılmaz Güney, Ediz Hun,  İlyas Salman, Şener Şen, Sadri Alışık, Hülya Koçyiğit gibi birbirinden unutulmaz oyuncuların resimleri, kimisi siyah-beyaz. Burası yalnız olmak için çok uygun, ama bu atmosferi birileriyle paylaşmak da inanılmaz keyifli. Kadının buraya ilk yalnız gelişi. Görmediği resimleri, menüde daha önce dikkat etmediği isimlere kayıyor ilgisi; ‘tosunpaşa sandviç’  mesela ya da ‘Selvi Boylum Al Yazmalım menü’ gibi.

Yan masada iki tane 20’li yaşlarında kız var, gözlerinin içi parlıyor, belli ki aşık biri, taptaze hem de, yepyeni. Henüz açılmamış, cafcaflı ve simli bir hediye paketi gibi aşk gözünde. Diğeri dingin biraz daha arkadaşına, anlayış ve imrenme karışımı bir nazarla bakıyor. Hem özeniyor içten içe, hem de ayakları yere sağlam bastığı için, karşı tarafın uçarılığını, heyecanını bir anne gibi sabırla izliyor. Öteki anlatıyor durmadan, arada bir gözlerini yumuyor mutlulukla ve mütemadiyen konuşuyor.  ‘aşkın insanı mucizelere inandırma süreci’

Yasemin Kumral söylüyor, ‘Bim bam bom çok şükür dostlar benim de artık bir sevgilim var. Hırsından çatlasın düşmanlar, benim de artık bir sevgilim var’

Diğer masada bir çift oturuyor. Elleri kenetlenmiş masanın üzerinde. Tek elle yemek yiyip, tek elle tuza, karabibere uzanıp, tek elle içeceklerini içiyorlar. Lafa aynı anda başlayıp, birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlar. Her gece rüyalarında birbirlerini görüp, geleceğe dair uçarı hayaller kuruyorlar.  Güneşin doğuşu, batışı yalan. Tek bir gerçek var ve onun adı; AŞK! Gözleri ne zaman çarpışsa, gülümsüyorlar istem dışı, bir nevi refleks diyebiliriz buna. ‘aşkın göbek bağına dönüşme süreci’ 


Ve Tülay Özer; ‘İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız. Sen benimle, ben seninle bu hayatı yaşamalıyız. Severek birbirimizi hayatta hep gülmeliyiz.’

Biraz ileride bir erkek o da yalnız ve belli ki çok dertli. Kulağında telefon, öylece bekliyor, sonra kucağına indiriyor telefonu bir tuşa basıp yeniden kulağına götürüyor, kadın, erkeğin; bu hareketi ne zamandan beri yapmakta olduğunu merak ediyor. Erkeğin elleri titriyor, gözlerinin feri kaçmış. Erkeğin sevdiği kız, uğruna belki de bir zamanlar, bir yerlere ‘şu kişi, bu kişiyi canından çok seviyor’ yazdığı aşkı, şimdi o erkeğin sesini duymaya tahammül edemiyor. ‘Aşkın gurura elinin tersiyle çarpıp, yere devirme süreci’

Arkada Ayla Dikmen var; ‘Dilerim ki mutlu ol sevgilim, ben olmasam bile hayat gülsün sana, günahın boynumda, ağlayan bir çift göz bıraktın arkanda’

 Yine bir masa, yine bir çift, bu kez yan yanlar. Oldukça soğuk ve mesafeliler. Kız erkeğin gözlerine bakmıyor, erkek kızın olduğu tarafa bile çevirmiyor kafasını. Belli büyük kavga etmişler. Kız durmadan erkeğin telefonunu karıştırıyor, ara sıra da sorular soruyor. Ağzının içinden cevaplar veriyor erkek. Sonra dönüp kıza, kadının duyamayacağı bir ses tonuyla bir şeyler diyor, bakışları değişiyor kızın. Kendi kendine kızıyor belki de, ‘abarttım’ diyor içinden kesin. ‘Bu kadar kıskanç olmamalıyım’. Sonra, kafasına belki de, 2 saat sonra eve gitmesi gerektiği, tüm günü salakça bir kavgayla mahvetmemesi gerektiği dank ediyor ve kafasını hafifçe erkeğin omzuna yaslıyor, iki dakika sürüyor erkeğin inadı, usulca dönüp, bu romantizme hiç de uymayan bir şekilde kızı dudaklarından öpmeye başlıyor. ‘aşkla, şehveti birbirine karıştırma süreci’

Neşe Karaböcek; ‘Kıskanırım seni ben, kıskanırım kalbimden. Bu nasıl aşk allahım öleceğim derdimden’

Başka bir masa, ağlayan bir çift göz. Bir kız, yıkılmış, hayalleri uçmuş gitmiş ellerinden, tutup geri yerine koyamamış, bir arkadaşı var yanında, üzgün gözlerle süzüyor dostunu, belli ki üzülüyor haline ve belli ki ağır bir ihanet taşıyor omuzlarında kız. Hırsından mı, kızgınlığından mı, üzgünlüğünden mi yoksa aşkından mı akıyor oluk oluk yaş gözünden; bilinmez. Ama sevdiği erkek, tercih etmiş bir başka isime, tene, kokuya kendisini. Ne yapabilir? Ne yapılabilir? Kim derman olabilir böyle bir acıya, ilacı kimdedir?  Ne söylenir, söylense bile yeterli midir? Dil, insanın tüm acısını anlatmaya kadir midir gerçekten?

Fonda Hüner Çoskuner; ‘Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim her şeyimi uğruna bos yere mi verdim’

Bir başka masada mevsim çok başka. Aynı masada iki ayrı ruh, iki ayrı kalp savrulmuş mesafelerce öteye. Belli ki; bitiyor, yitirilip gidiyor bir şeyler. Havada elle tutulacak kadar somut bir gerginlik var. Bitiş başlamış, tepetaklak yuvarlanıyor uçurumdan. Anın verdiği ruh hali içinde her iki taraf. Üzgünler ama daha çok yalnız olmak istiyorlar artık. Bilmiyorlar daha çekecekleri acıları, güvensizlik duygularını. Özlemin ateşli hastalığından habersizler. İlk masadaki heyecanı yaşamışlar, diğer masadaki kadar bağlanmışlar sonra, dokunmuşlar birbirlerine, öpmüşler doyasıya bir başka masadaki gibi dudaklarından. Ve ne yazık ki gerçekten doymuşlar, yetmiş bu kadarı ya da öyle sanıyorlar. Beraberce ve belki de son kez aynı masada oturuyorlar ama umurlarında değil. Bitmiş ve belki de, kim bilir başlamamış bile hiç. Sadece bir yanılsama, bir illüzyondan ibaretmiş. Zaman mı? O en büyük düşmanıymış aşkın. ‘aşkın uzunca bir tedavi döneminden sonra gözlerinin görmeye başlaması süreci’

Muazzez Abacı; ‘Bu gece son gecemiz, acı günler yakında. Bir ömür böyle geçti. Olamadık farkında. At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün; dökülsün meyler yere, hatıralar gömülsün.’


İşte şimdi biraz gülümsüyor kadın. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm. Bilmiş bir ifade. ‘ben gördüm, geçirdim’ duruşu. İçi buruk ama yalnız, hep yalnızdı zaten. Özlüyor çok özlüyor ama kendisine dönmeyi de özlemiş, böyle tek başına oturmaya hasret kalmış nicedir. Ne kadar sürer bu ıssızlık; bilmiyor. Bilmem kaçıncı sigarasını söndürüp kül tablasına, ödeyip içtiklerinin ve duygularının hesabını bir küçük kutuya; kalkıyor oturduğu yerden. İzlediği masaların arasından geçiyor usulca. Çok önce yürüdüğü o uzun yolları birkaç adımda katederek  varıyor kapıya. ‘insanın aşka inancının bitme süreci’


Ve kadını Semiramis Pekkan uğurluyor buğulu sesiyle;


'Bana yalan söylediler,
Bana yalan söylediler;
Kaderden bahsetmediler.

Varsın böyle geçsin ömrüm,
Neşeyle dolsun bari her günüm.
Hani benim sevdiklerim?
Hani gönül verdiklerim?
Hasret gider, ben giderim.'