Uzaktan bakıyordu adam kadına.
Herkes buna ‘platonik aşk’ diyordu ama adamın hissettiği daha güçlü bir şeydi. En azından o öyle sanıyordu.
Güzelliğine, duruşuna, bembeyaz tenine ve simsiyah gözlerine, çıkık elmacık kemiklerine yani bedenine yani madde olarak dünya üzerinde duruşuna hayrandı adam. Platonik aşk bu demek değil miydi zaten? Sevdiği insanı tanımıyordu bile, hayalinde yarattığı bir kadına aşıktı aslında, farkında bile değildi ama.
Kızgınlığına, mutluluğuna, utançlarına ve zaaflarına şahit olmamıştı hiç. Nasıl seviştiğini ve sevdiğini, sevdiği uğruna nelerden vazgeçeceğini bilmiyordu. Bencilliklerini, komplekslerini tanımamıştı hiç.
O kendine güven dolu yürüyüşün ardında nasıl da mutsuz olduğunu da bilmiyordu. Tahmin bile edemezdi zaten çünkü kadın çok kalın, güçlü, çelikten bir zırhın arkasına öyle güzel saklamıştı ki kederlerini, yanına yaklaşamıyordu kimse.
Ortak tek bir hayalleri bile yoktu. Dünya görüşleri başkaydı. Amaçları farklıydı nefes almak için. Ama adam aşıktı işte. Aşk sanıyordu o ulaşılmaz kadına hissettiklerini.
Belki de aşk böyle bir şeydi. Karşındakini tanıyana kadar, kavga edene kadar, hakaret edene kadar geçen zaman dilimiydi. Yani insanın kör olduğu zamanlar işte, kusurları, hataları, defoları görmediği, göremediği ve belki de görüp de kabul etmediği anlar bütünü.
Ve sevgi de kabullenmek demekti belki kim bilir. Yani olduğu gibi, oldurmaya çalışmadan, karşındakinin istediğin insan olmadığını anladığın anda yine de yanında yer almaktı.
Ama adam bunları bilemezdi. Daha önce hissetmediği bu duyguları (kalp çarpıntısı-karın ağrısı vs.) Leyla ve mecnun’un aşkıyla yarışabilir sanıyordu.
Oysa bilmiyordu ki, Leyla ve Mecnun kavuşamadığı için adı aşktı. Kavuşsalardı eğer asla efsane olmazlardı.
Yani kavuşursa kadınla eğer pufff diye sönecekti içinde yanan ateş.. Küller ise asla adama yetmeyecekti.
Eğer en iyisini tattıysa duygunun insan daha azıyla yetinmek istemezdi asla, o tanıdık duyguyu hissettiği anda da çarpıp kapıyı giderdi, arkaya bakmamacasına..
Kadın farkında bile değildi adamın. Umurunda değildi demek daha doğru olur sanırım. Çünkü alışıktı beğenilmeye, arzulanmaya. İltifatlar ve vaat edilenler tanıdıktı. Biliyordu kadın kimseyi sokamayacağını yüreğine. Hiç kimse acılarını paylaşamazdı. İçinde yıllardır çürümeye yüz tutmuş duyguları filizlendiremezdi. Güneşi yoktu artık, karanlıklarda yaşamaya mahkûmdu.
Adam bir hayalin peşinde koşuyordu. Kadın hayallerden kaçıyordu. Biri geceydi diğeri gündüz, sürekli birbirlerini kovalıyorlardı. Karşılaşmaları, bir olmaları, tek vücut olmaları imkânsızdı. Adam rüyadaydı, kadın gerçeği dibine kadar yaşıyordu…
İşte böyleydi hayat. Sürekli bir şeyleri isteyerek, sürekli bir şeyleri es geçerek, sürekli imkansızı dileyerek, şanslıysa kavuşarak, kavuştuktan sonra çok da büyük bir şans olmadığını anlayarak…
Kısacası tüketerek… Aşkı, heyecanı, umudu sömürerek…
Ve nihayet yolun sonuna gelindiğinde hiçbir şeyin zerre kadar önem taşımadığını anlayarak ama geç kalarak, bitip gidiyordu hayat.
Yani kadının umutsuzluğu ve saklanmışlığı da en az erkeğin platonik aşkı ve kendini kandırması kadar boştu, ve aslında bu hikayede yazmaya değer hiçbir şey yoktu.
Herkes buna ‘platonik aşk’ diyordu ama adamın hissettiği daha güçlü bir şeydi. En azından o öyle sanıyordu.
Güzelliğine, duruşuna, bembeyaz tenine ve simsiyah gözlerine, çıkık elmacık kemiklerine yani bedenine yani madde olarak dünya üzerinde duruşuna hayrandı adam. Platonik aşk bu demek değil miydi zaten? Sevdiği insanı tanımıyordu bile, hayalinde yarattığı bir kadına aşıktı aslında, farkında bile değildi ama.
Kızgınlığına, mutluluğuna, utançlarına ve zaaflarına şahit olmamıştı hiç. Nasıl seviştiğini ve sevdiğini, sevdiği uğruna nelerden vazgeçeceğini bilmiyordu. Bencilliklerini, komplekslerini tanımamıştı hiç.
O kendine güven dolu yürüyüşün ardında nasıl da mutsuz olduğunu da bilmiyordu. Tahmin bile edemezdi zaten çünkü kadın çok kalın, güçlü, çelikten bir zırhın arkasına öyle güzel saklamıştı ki kederlerini, yanına yaklaşamıyordu kimse.
Ortak tek bir hayalleri bile yoktu. Dünya görüşleri başkaydı. Amaçları farklıydı nefes almak için. Ama adam aşıktı işte. Aşk sanıyordu o ulaşılmaz kadına hissettiklerini.
Belki de aşk böyle bir şeydi. Karşındakini tanıyana kadar, kavga edene kadar, hakaret edene kadar geçen zaman dilimiydi. Yani insanın kör olduğu zamanlar işte, kusurları, hataları, defoları görmediği, göremediği ve belki de görüp de kabul etmediği anlar bütünü.
Ve sevgi de kabullenmek demekti belki kim bilir. Yani olduğu gibi, oldurmaya çalışmadan, karşındakinin istediğin insan olmadığını anladığın anda yine de yanında yer almaktı.
Ama adam bunları bilemezdi. Daha önce hissetmediği bu duyguları (kalp çarpıntısı-karın ağrısı vs.) Leyla ve mecnun’un aşkıyla yarışabilir sanıyordu.
Oysa bilmiyordu ki, Leyla ve Mecnun kavuşamadığı için adı aşktı. Kavuşsalardı eğer asla efsane olmazlardı.
Yani kavuşursa kadınla eğer pufff diye sönecekti içinde yanan ateş.. Küller ise asla adama yetmeyecekti.
Eğer en iyisini tattıysa duygunun insan daha azıyla yetinmek istemezdi asla, o tanıdık duyguyu hissettiği anda da çarpıp kapıyı giderdi, arkaya bakmamacasına..
Kadın farkında bile değildi adamın. Umurunda değildi demek daha doğru olur sanırım. Çünkü alışıktı beğenilmeye, arzulanmaya. İltifatlar ve vaat edilenler tanıdıktı. Biliyordu kadın kimseyi sokamayacağını yüreğine. Hiç kimse acılarını paylaşamazdı. İçinde yıllardır çürümeye yüz tutmuş duyguları filizlendiremezdi. Güneşi yoktu artık, karanlıklarda yaşamaya mahkûmdu.
Adam bir hayalin peşinde koşuyordu. Kadın hayallerden kaçıyordu. Biri geceydi diğeri gündüz, sürekli birbirlerini kovalıyorlardı. Karşılaşmaları, bir olmaları, tek vücut olmaları imkânsızdı. Adam rüyadaydı, kadın gerçeği dibine kadar yaşıyordu…
İşte böyleydi hayat. Sürekli bir şeyleri isteyerek, sürekli bir şeyleri es geçerek, sürekli imkansızı dileyerek, şanslıysa kavuşarak, kavuştuktan sonra çok da büyük bir şans olmadığını anlayarak…
Kısacası tüketerek… Aşkı, heyecanı, umudu sömürerek…
Ve nihayet yolun sonuna gelindiğinde hiçbir şeyin zerre kadar önem taşımadığını anlayarak ama geç kalarak, bitip gidiyordu hayat.
Yani kadının umutsuzluğu ve saklanmışlığı da en az erkeğin platonik aşkı ve kendini kandırması kadar boştu, ve aslında bu hikayede yazmaya değer hiçbir şey yoktu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder