27 Ekim 2010 Çarşamba

Ben ve bana dair

Güçleniyorum.

Her gün biraz daha. Bir bahçe gibiyim tohumları her gün filiz veren. Yağmura, çamura ve hatta fırtınalara rağmen.

Her geçen gün, sene be sene tutmaya başlıyor elim ve ayaklarım. Büyüyorum. Ve her 'büyüyorum' dediğimde biliyorum ki daha çok uzun yürümem gereken yol. Gezmem gereken yerler, görmem gereken insanlar ve tanımam gereken duygular var daha.
Ama konuşabildikçe, döke bildikçe içimi sevdiklerime, kelimeler el ele verip de direndikçe ağzımdan çıkmaya ama buna rağmen anlatabildikçe derdimi gözyaşlarım eşliğinde, biliyorum ki serpiliyorum. 


Öğreniyorum.

Zor olduğunu hayatın. Evlat olmanın, sevgili olmanın, abla olmanın, dost olmanın kendiliğinden, yani doğuştan gelmediğini, gelemeyeceğini öğreniyorum. Kimi zaman sabır göstererek, kimi zaman fedakarlık yaparak idrak ediyorum. Zor oluyor kimi zaman. Hatta çoğu zaman yoruluyorum. Ama uzanıp dinlenerek geçebilecek bir nezle gibi değil bu, biliyorum. Yürümek, koşmak, takip etmek, ve durmadan üretmek lazım. Aksi halde paslanırım, hissediyorum.

Olgunlaşıyorum.

Kıpkırmızı bir elma gibi gün be gün. Sustukça haksızlıklara ve bunu onursuzluk saydıkça, çok zaman sonra 'iyi ki susmuşum' diyorum. Demek ki bazen durmak, demek ki bazen lal olmak, demek ki bazen yol vermek ve demek ki bazen göz yummak gerek tüm acılara, görüyorum. Daha bir tasayı atamadan başımdan, bir yenisi gelip oturunca omzuma kızmıyorum artık, sadece kadere gülümsüyorum.

Özlüyorum.

Geride bıraktığım çocukluğumu, mutlu olduğum sokak oyunlarını, annemle buz pateni yaptığım günleri özlüyorum. Tek derdimin, diğer gün ne giymek olduğu; o tasasız, o rahat günleri yad ediyorum. Lise yıllarımı, sadece gülerek ve eğlenerek geçirdiğim o üç sene burnumda tütüyor, görmemezlikten geliyorum.

Seviyorum.

Her gün daha çok. Çiçekleri, böcekleri, Ankara'yı, ailemi, dostlarımı gün be gün daha çok seviyorum. Ama sevmek yetmez, biliyorum. İşte bu yüzden daha cömertim artık, sadece değer vermiyor, verdiğim değeri centilmen bir erkek gibi, çekinmeden, onurla sergiliyorum.

Eliyorum.

Tüm gereksiz, önemsiz insanları ve eşyaları tek tek eliyorum hayatımdan. Çöplük gibi değil artık odam, olmaması gereken, anılmaması gereken her bir eşyayı düşünmeden çöpe atıyorum. Verdiğim değerin karşılığını görmediğim, beni yoran, anlaşamadığım insanları ise tereddütsüz geri salıyorum denize, bir sürü deniz kabuğu bulan, ama sadece güzellerini yanına alan ufak bir kız çocuğu gibi.

Biliyorum.

Tevazuu göstermem gerektiğini, çok da önemli bir insan olmadığımı, sadece diğer insanlar kadar değerli olduğumu biliyorum. 'kendimi bir şey sanmak' değil, 'kendini daha az bir şey sanmak' yeni mottom. Ve bu arınmışlığımla, her geçen gün bir yenisi dünde bıraktığım kibirlerimle, kaf dağından alıp, yeniden yerine taktığım burnumla, bir 'beyin' olmayı, bir 'beden' olmaya tercih ettiğim için aynada her yeni sabah daha güzel bir insan görüyorum.

İstiyorum.

Hırslarımı keseleyip, vücudumdan katman katman çıkarmayı, sivri dilimi azıcık törpülemeyi, biraz daha düşünerek konuşmayı istiyorum. Sonra 'bu kadar kusur kadı kızında da olur' diyerek, vazgeçiyorum. Mutlu bir hayat sürmeyi, tüm dünyayı; Avrupa, Asya demeden gezmeyi, eğer başarabilirsem iyi bir anne ve eş, yok eğer başaramazsam, şen şakrak ve ölümüne özgür bir kız kurusu olmak istiyorum.

Ve yazmak. Ve okumak. Sonra yeniden yazmak istiyorum. Durmadan yazmak.

Bunların dışında; uyuyorum, uyanıyorum, takılmışım monotonluğun oltasına, şaşkın bir balık gibi debeleniyorum. Bakıyorum olacak gibi değil, değişim hemen gelmiyor, düzen çabuk bozulmuyor, Herkes gibi olmaya çalışıyorum.

Herkes gibi olmak için,
herkes gibi olmaya çalışarak,
herkes gibi olamayacağımı hissederek geçiyor günlerim.

Bırakmışım kendimi güçlü bir akıntıya sağa sola sürükleniyorum. Hem serin, hem de çok tehlikeli bu su.

Ama zerre kadar korkmuyorum.

dinle de sindir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder