15 Ekim 2010 Cuma

Hikaye-12

Masmavi değildi bu kez deniz, siyahtı. En az ölüm kadar, kömür gözlü bir çoçuk kadar siyahtı. Ve bulanık.


Sessizdi her yer. Sanki herkes bakışarak anlaşırmışçasına, daha önceden anlaşmışçasına sessiz ve sakin. Hayat yavaş burada. Akrep ve yelkovan yavaş. Güneşin acelesi yok. Koşturmuyor insanlar.


Nasıl da garip, ne kadar da farklı. Yadırgıyor kadın bu sükuneti. Alışkın değil böyle durgunluklara. Savaş vermeye ve kavga etmeye, koşuşturmaya zorlamış onu hayat bugüne dek. Böyle adım adım yürümek ona göre değil. Bu kadar sorunsuzluk fazla, sıkıcı.


Ağır ağır doğuyor güneş, ağır ağır yemek yiyor insanlar, ağır ağır yürüyorlar ve ağır ağır gün karışıyor geceye. Her şey net.


Sadece deniz, yalnızca o delirmişçesine vuruyor kıyıya. Koşarak  geliyor ufuktan, bağırarak çarpıyor karşına çıkana. İsyan ediyor sanki bir şeylere ama neye? ‘Dalgalı ve akıntılı olduğunda girmek yasaktır’ yazıyor bir tabelada. Ve deniz, bunu doğrularcasına gözlerinin içine içine bakıyor insanın, tehdit ediyor yutmakla.







Yara bere içinde kalan kumsal ise sakin, ayak uydurmuş üzerine basan insanlara. Umrumda değil hiç bir şey. Her gelene açık kucağı. Her ize, dalgaya, balığa, kuma, insana, çöpe, yağmura. Bir sahile dair ne varsa.


Gece olunca, korkutucu bir yalnızlık çöküyor bu ıssız yerin üzerine. Çıt çıkmıyor, böcek ötmüyor, kuş uçmuyor, insanlar çoktan uykularında, sakin rüyalarda.


Yine deniz. Sadece o uyumuyor. Üzerine vuran tek bir ışık yok, gökyüzünde parıl parıl parlayan yıldızların dışında. Dalgaların azgın köpükleri görünüyor yalnızca. Kim bilir kaçıncı kez vuruşu bir sahile, bir şehre, bir ülkeye. Akıyor gidiyor. Su, akışkanlığı ve değişkenliği simgeliyor. Hiç bir şeyin kalıcı olmadığını hatırlatıyor sürekli kadına.


Kitap okumak, yatmak, dinlenmek, uyumak dışında yapacak pek bir şey yok burada. Sessizliği dinlemekten sıkılmıyor kadın hiç. Şaşıyor bu hallerine ama yine de müzik dinlemekten ısrarla kaçınıyor.


Sanki kaçırırsa günü, bu sakinliği ve huzuru kaçırırsa bozulacak büyü. Herşey eski haline dönecek. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan insanlarla dolacak sanki etrafı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığı o zamanlara geri dönecek. Erken kalkmanın ve erken yatmanın, para kazanmak zorunda kalmanın o sıkıcı rutinine yeniden girecek.



O yüzden bozmuyor düzeni. Daha yavaş olmaya, hatta hareketsiz kalmaya özen gösteriyor. Ömrünün en uyuşuk tatilinin keyfini çıkarıyor sadece uzanarak. Sayfalarını yavaş yavaş çevirdiği romanlar okuyarak. Başkalarının hayatlarının içine akarak ama orada kalmamaya özen göstererek geçiriyor zamanını.


Konuşmuyor da hiç. Söyleyecek sözü olmadığından değil gerek olmadığından. Burada gereksiz olan hiç bir şey yapılmıyor çünkü. Yapılanların tümü hayatta kalmak adına. Yemek, içmek ve uyumak. Her şey sade. Her şey yalın. Her şey göründüğü gibi, şeffaf.


Yıldızlar, deniz, serin serin esen rüzgar... Gece ve gündüz.


Yavaş da olsa akıyor zaman, geçiyor günler. Üç gün, bir aymış gibi geliyor kadına, bavulu elinde ayrılırken bu kendi halindeki sahil kasabasından, arkasına dönüp, göz kırpıyor onun gidişine hüzünlenen ve durulan denize. İnsanlara bakıyor, kimse kadının farkında değil. Gülümsüyor kayıtsızlıklarına.



Saatler sonra başını dayadığında, şehirlerarası bir otobüsün camına, eski hayatına döndüğünü biliyor yaklaşık 110 km hızla.    

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder